Şapka giymeyene atla hücum etti ama akıbeti ne oldu?
Şapka giymeyene atla hücum etti ama akıbeti ne oldu?
MUSTAFA ARMAĞAN
Merhum Ali Ulvi Kurucu ve ailesini tanımamak bu ülkenin Osmanlı’dan Cumhuriyete intikal eden ilmî geleneğini bilmemek, hatta yakın tarihimizde ne tür bir serencam yaşandığından haberdar olmamak demektir.
Mehmet Ertuğrul Düzdağ ağabeyin himmetiyle hazırlanan ve bu güne kadar defalarca neşrolunan Hatıralar adlı eseriyle Ali Ulvi Kurucu yalnız ailesinin değil, Türkiye’nin de yakın tarihteki şeceresini çıkartan bir iman kahramanıdır.
1922 yılında doğan ve 2002 yılında vefat eden Ali Ulvi Kurucu, dedesi Hacı Veyis Efendi ve amcası Hacıveyiszade Mustafa Efendi ile birlikte Konya’nın ve tabii ki Türkiye’nin manevî burçlarındandır. (Bkz. “Konya’nın Manevi Burçlarından Hacı Veyiszade”, https://www.yeniakit.com.tr/yazarlar/mustafa-armagan/konyanin-manevi-burclarindan-haci-veyiszade-37188.html )
Sadece aşağıya nakledeceğim hatırası bile ‘Biz neler yaşamışız’ dedirten cinsten. Ali Ulvi Kurucu, dedesi Hacı Veyis Efendi’nin şu çarpıcı hatırasını naklediyor:
“Başına bir şey giymeyen “devrim”e muhalif sayılırdı. Hele bu sırada bir imamın başı açık dolaşması mümkün değildi.
Takkeye de namazda giyildiği için sarık veya fes muamelesi yapıyorlardı.
Babam, dedeme “Bir kasket alıp cübbesinin cebine koymasını” tavsiye etmişti.
Caminin önünde, dedemin takkeyle dolaştığını gören bir kurmay albay, “Sen niçin şapkagiymiyorsun?” diye dedeme musallat olmuş.
Dedemin camiinin yakınında Aslanlı Kışla vardı. Subaylara o zaman “zabit” denirdi. Zabitler evlerine atla gidip gelirler, arkalarında da yine atlı bir “emir eri” bulunurdu. Zabitlerin atları çok iri, “katana” denilen cinsten idi.
Dedem, koynundan çıkarıp kasketi gösterince:
“Hoca bunun adı nedir, şapkadır; yani serpuştur, başa giyilir. Cebe konulmak için mi, başa giyilmek için mi yapıldı?” diye bağırmış.
Bu zâlim, dedeme musallat olmuş, ne zaman görse sataşırmış.
Bir gün dedem eve çok üzgün geldi.
“O zabit bugün beni tehdit etti... Caminin önünde abdest alıyordum...” diye ağır ağır anlatmaya başladı.
Dedem, caminin yanındaki çeşmeden ibriğini doldurup, ön tarafta abdest alırdı. Böyle yaparak çeşmeden su içmeye veya kabını doldurmaya gelenlere yer açardı. Kendisi çok yavaş abdest aldığından, su almaya gelecek olanların o müddet zarfında kendisini beklemelerini istemez; onlara mâni olmamak için abdest ibriğini doldurup, caminin önüne çekilirdi.
Dedem anlatmaya devam etti:
“Oturduğum yerde, ibrikle abdest alıyordum. Adam yoldan geçerken beni gördü. Atını çevirdi, geldi.
“Hoca, nedir benim senden çektiğim? Sana kaç defa söyledim, şapka giy diye! Niçin giymiyorsun da hâlâ takke giyiyorsun?”
“Efendim, bundan önce de size arz ettim. Şapkam var...”
“Ayağa kalk!..”
“Efendim, abdest alıyorum...”
“Seni bir daha bu takkeyle görürsem. Seni bu atla çiğnerim!...”
O atın üzerinde; ben oturmuş, abdeste devam ediyorum. Katanayı üzerime doğru şaha kaldırdı. Atın ayağındaki nallar, kaldırımdan kıvılcımlar çıkarıyordu... Allah cesaret verdi, sükûnetimi muhafaza ettim... Zabit söylene söylene gitti... Mahzun oldum, gönlüm kırıldı:
“Allah’ım, dedim; Allah’ım, Nemrud’un köşkü bu attan büyük idi. Fakat kahr u celâlin önünde eridi gitti. Celâline sığınırım Allah’ım, cemâline değil, celâline sığınırım!”
O gün hepimiz çok üzüldük.
Üç gün sonra duyduk ki, o zabite bir buğday kamyonu çarpmış; yere serilip ölmüş gitmiş...”
(M. Ertuğrul Düzdağ (hazırlayan), Üstad Ali Ulvi Kurucu, Hatıralar, 1, 19. baskı, MED Kitap, İstanbul, 2018, s. 134-135. Hatıralar son olarak geçen yıl Ketebe Yayınları tarafından 5 cilt halinde neşredildi.)
Ali Ulvi Kurucu’nun Hatıralar’ını okumadan ‘ben yakın tarihi biliyorum’ demeyin.