--°--:--
  • İMSAK--:--
  • GÜNEŞ--:--
  • ÖĞLE--:--
  • İKİNDİ--:--
  • AKŞAM--:--
  • YATSI--:--
  • --,--
  • --,--
  • --,--
Son Dakika
Köşe Yazısı

Kuşeyrî Risalesi ve kalbin edebi

Zamanın çılgın değirmeni, ruhlarımızı amansız bir hızla öğütüyor. Eşyanın gürültüsü mekânın uğultusuna karışıyor... O anlarda insan bir sığınak arıyor. Sessiz ama etkili bir sığınak. İşte bir kitabının yapraklarında o sığınak, sizi şefkatle modern kölelikten çıkararak adeta ulûhiyetin kollarına bırakıyor.

Sufi Kitap tarafından yeniden okurla buluşturulan Abdülkerim Kuşeyrî Hazretleri’nin Kuşeyrî Risalesi, tam da bu modern çölün ortasında susuz kalmış ruhlara serin bir pınar gibi ulaşıyor.

Münevver Cemal Aydın’ın titiz tercümesiyle karşımıza çıkan kitap, İmam Kuşeyrî’nin asırlar önceki döneme şahitliği tahtında çok mühim bir eser.

Kitabın sayfalarını çevirirken içimde buruk bir sızı bırakan bir kıssaya rastladım. Büyük fıkıh ve ilim âlimi İmam Şâfiî ile Ahmed b. Hanbel yan yana otururken, yanlarına ümmî, yani okuma yazması olmayan bir çoban, Şeybân-ı Râî Hazretleri gelir. Ahmed b. Hanbel, görünüşte kitâbî bilgisi olmayan bu çobana fıkhî bir soru sormak ister. İmam Şâfiî’nin, “Yapma, o Allah ile beraberdir.” uyarısına rağmen sorar: “Beş vakit namazdan birini unutan ve hangisini unuttuğunu hatırlayamayan kimse ne yapmalıdır?”


Bir çobanın vereceği fıkıh cevabını beklerken, Şeybân-ı Râî’nin dudaklarından süzülen şu cümle, adeta dev bir kayayı ikiye bölen tılsım gibidir:

“Ey Ahmed! O kalp, Allah Teâlâ’dan gâfil kalmış ki bir daha Mevlâ’sından gâfil kalmasın! Bu sebeple o kalbe edep verilmelidir...”

Cevaptaki derinlik, hak katındaki edep ve aşkın ağırlığı karşısında büyük âlim Ahmed b. Hanbel oracıkta bayılıp kalır.

Kuşeyrî Risalesi, kırık kalplerin ve edep arayışının kitabı olarak, Rabb’inden gâfil kalmanın hüznünü kaybeden insana adeta soğuk bir duş etkisi yapıyor.


Birçok şeyi bilmek değil, edebi bilmenin diğer her şeyin önünde olduğunu teşhis ve hâle dair tedavi reçetesi olarak nefsin zıpırlıklarını suçüstü yakalayıveren Kuşeyrî, derin tartışmalara değil, ânın farkındalığındaki ulûhiyete odaklanıyor.

Kuşeyrî Risalesi, okuyucusuna sadece bilgi vaat etmiyor; unuttuğumuz rahmânî gözyaşlarını, samimiyeti ve hakiki kul olmanın mahcubiyetini yeniden hatırlatıyor. Kalplerimiz en son ne zaman Hak korkusu ve sevgisiyle bir çobanın kelâmı karşısında bayılan o büyük imamlar gibi titremişti?

Eğer bu devirde ruhunuzun yetim kaldığını hissediyorsanız, Kuşeyrî’nin bu hüzünlü ve şifalı aynasına mutlaka bakın.

Kitaptan…

Bir adam hükümdar tarafından hapse atılır ve dostuna mektup yazar. Dostu ona, “Allah’a şükret.” diye karşılık verir. Adam hapiste dayak yer, yine yazar. Dostu yine, “Allah’a şükret.” der. Sonra adamın yanına zincirle bağlı, ishalli bir Mecusî’yi getirirler. Mecusî gece boyu defalarca kalktığı için adam da onunla kalkmak zorunda kalır. Adam artık dayanamayıp, “Daha ne kadar şükret diyeceksin? Bundan daha ağır belâ olur mu?” diye yazar. Dostu şu cevabı gönderir: “Eğer o adamın ayağındaki zincir yerine, belindeki küfür kuşağı (zünnar) senin belinde olsaydı, o zaman ne yapardın?”

Ahmet Can Karahasanoğlu Diğer Yazıları

Hepsini Görüntüle