Vecihi Hürkuş bize kendinden önceki Vecihi’leri anlatmış
Havacılık tarihimizin son yıllarda tanınmaya başlayan öncülerinden Vecihi Hürkuş Bir Tayyarecinin Anıları adlı hatıratının Önsözünde Türk havacılık tarihine ilginç bir giriş yapar. 16. yüzyılda Leonardo Da Vinci’nin, 18. asırda ise bir İngilizin uçma tasavvurlarından bahsedilirse de, der Vecihi Hürkuş, 1867 yılında yaptığı bir çift kanatla bir çift atla koşturulan bir araba arkasına takılan Fransıza, ayakları yerden kesildiği için ‘ilk uçan adam’ unvanı verildiğini aktarır. Ama asıl Otto Lilienthal adlı bir Almanın Fransız meslektaşından 23 yıl sonra uçmayı başardıktan sonra öldüğünü kaydeder. Bu başarıdan dolayı 1890 yılı havacılıkta bir dönüm noktası kabul edilir.
İngiliz Fransız, Alman…
Belli ki Vecihi Ustayı bu ecnebiler tatmin etmemiş ve her Osmanlı aydını gibi kendi tarihine dönüp bakmak ihtiyacını duymuştur. Orada gördükleri ise şunlardır:
“Gözlerimizi Türk havacılık tarihine çevirelim, Semerkant’ta Hoca Feyzullah Efendi’nin Ulu Cami minaresinden yaptığı uçuş tecrübesi tam 16. asırdadır (Hicri tarih 907). Bu tecrübenin ölümle neticelendiğini öğreniyoruz, fakat unutmamak lazımdır ki her ilim yolunun verdiği gibi, havacılık ilminin de beklediği kurbanlar vardır.”
Semerkant tecrübesini bilenler vardır ama şimdi aktaracağım “Of hikâyesi”ni muhtemelen ilk defa duyacaksınız. Bu pek bilinmeyen Trabzonlu uçma meraklısı gencin hikâyesi şöyleymiş:
“Oğlu Molla Uzun Hasan adlı bir Türk genci, küçüklüğünden beri derin bir zevk ile takip ve tetkik ettiği martı kuşlarının kanatlarını taklit ederek yaptığı bir çift kanat üzerinde uçuş tecrübelerine başlamış ve pek kısa bir zaman içinde derin uçurumlu Of çayının yamaçlarında karşıdan karşıya geçmeye muvaffak olmuştur. Fakat o zamanın telakkisine göre bu muvaffakiyeti, milli bir duygu ile benimseyemeyen mutaassıp softaların ‘Bu adam şeytandır. Öldürünüz’ suretindeki teşvikleri üzerine medrese talebeleri tarafından taşa tutularak öldürülmüştür.”
Doğru mudur bilinmez ama Vecihi Hürkuş bu hazin hikâyenin kahramanının soyundan yaşayanların Of kasabasında bulunduğunu söyleyerek sözlerini noktalar.
Daha sonra Evliya Çelebi’nin Seyahatname’sinde yazdığı Hezarfen Ahmed Çelebi’nin Galata kulesinden havalanarak Üsküdar Doğancılar meydanına kadar uçma başarısını gösterdiğini aktaran Vecihi Bey “Bugün dahi denizi aşarak Üsküdar’a kadar planörle uçulması düşünülecek bir husustur” diye Hezarfen’in bu sıra dışı başarısını över.
Lagarî Hasan Çelebi’nin havai fişeklerle havaya yükselişi ve paraşüte benzer bir aletle salimen denize inişi de aşağı yukarı aynı tarihlere rastlar.
1850 yılında ise Bebekli Nuri Bey adlı biri bir uçuş denemesi yapmış ama bu teşebbüs bir ayağının kırılmasıyla sonuçlanmıştır.
Böylece “Türk havacılık tarihi”ne yerli bir temel bulmayı vazife edinen Vecihi Bey’in bu millîlik vurgusu son derece önemlidir. Yani bu millette bir uçma, yani havacılık hevesi çok erkenden uyanmıştı, hatta bu yönde ciddi adımlar da atılmıştı demeye getirir.
Nasıl şimdi yaptığımız silah ve uçaklara Kaan, Sungur, Bozdoğan vs. gibi isimler vererek günümüzü geçmişe doğru uzatmaya çalışıyorsak, bilim ve teknolojide de işe sıfırdan başlamadığımızı ve atalarımızın bizden önce başladığı bir yolculuğu sürdürdüğümüzü düşünme alışkanlığını kazanmak özgüvenimizi sağlama yolunda olmazsa olmaz diyebileceğimiz altın bir düsturdur.
Bizde başarı cezasız kalmaz
Vecihi Hürkuş’un hatıraları Cumhuriyet devrinin havacılık tarihine dair güçlü ışıklar düşürmektedir. Bu ışıklar ne yazık ki kendi yaşadığı devrede hep engellemeler, fauller, yasaklar, durdurmalar, cezalarla doludur. O yaygın vecizeyle söylersem, Türkiye’de hiçbir başarı cezasız kalmaz(dı).” Bu makûs talihi bir ucundan kırmaya başladığımız içindir ki, uzayda bir Türk vardır.
Vecihi Bey şikayetçidir kendisine ve ülkeye yapılan bu nobranlıklardan. Şöyle der:
“Milli havacılığımız adına ümitlerimiz hâlâ Türk’ten gayrı milletlerin endüstrilerine bağlıdır. Bizde ise her başarılı enerjiyi yıkmak ve parçalamak anki teamül nevinden bir illettir bu yurtta!” (s. 9)
Ne kadar yazık değil mi?
Peki bu kederli sözün arkasında hangi olaylar yatıyor olabilir?
Hepsini anlatırsam kitabı okumazsınız diye sadece 101 yıl önce cereyan etmiş çarpıcı bir olayı aktarmakla yetineyim.
28 Ocak 1925 Seydiköy tayyare meydanında İstiklal Savaşından beri uçmaya hasret kalmış bir havacı kendi imkânlarıyla yaptığı derme çatma uçağıyla havalanmak üzeredir. Saat 15’te havalanır. Hatıratında şöyle anlatır o anları:
“Kısa bir rule ile meydanın uçuş sahasına dahil olduktan sonar rüzgâr istikametine dönmüş ve o gün şiddetle eser şimal (kuzey) rüzgarına karşı motorumu doldurmuştum. Belik heyecanım vardı, fakat sevinçten hiçbir şey hissetmeden kuşumun ayaklarının yerden kesildiğini anladım.”
15 dakika devam eden uçuştan sonra inişe geçer. Kendini arkadaşlarının omuzlarında bulur bir anda. Uçağı havada görenler koşmuştur meydana. Candan kutluyorlardır Vecihi Beyi. Hizmet hayatımın en çok sevindirici, en parlak günüydü diye kaydeder o günü defterine.
Takdir beklediği sırada hiç beklemediği o darbe iner. İzinsiz uçtuğu için maaş kesintisi artı 15 gün hapse mahkûm edilmiştir. Türk hava sanayii adına ilk teknik zaferinin kendisine hapis cezası olarak dönmesi üzerine askerlikten istifa ederek sivil havacılığa yönelecek, orada da boş durmayacak ama Türk Hava Kuvvetleri adına yapacağı büyük atılımları unutmak zorunda kalacaktır.
Acı acı şu satırları yazar hatıra defterine:
“Benim muvaffakiyetim cezayla mükafat görüyordu. Bu icadımdan dolayı bir ikramiye ile taltif edilmem lazım gelirken, 10 gün hapse mahkûm olmuştum.”
Havacılık/uzay işlerinde neden bu kadar geciktiğimizin hesabını, Vecihi Hürkuş’un başından geçerlerden yapabilirsiniz.
Nitekim gazetelerden öğrendiğimize göre 16 Temmuz 1969 günü Vecihi Hürkuş öldüğünde cenazesine üç beş yakınından başka kimse gelmemiştir. Ve ne kadar acı bir rastlantıdır ki, aynı gün dünyanın öbür ucunda, Florida’nın Merritt Island kasabasında bulunan Kennedy Uzay Merkezi’nden Saturn V tarafından fırlatılan Apollo 11 uzay aracı aya gitmek üzere yola çıkmaktadır.







