3 Ekim 1932 İngiltere mandası Irak’ın bağımsızlığı Musul-Kerkük meselemiz
1918 30 Ekim’inde “Mondros Mütarekesi” imzalanmış, İngiltere Irak’a çökmüştü. Önce 6 Haziran 1926’da bir oldu bitti ile Musul’u yüreğimizden koparıp aldılar. Sonra da 23 Ocak 1932’de Irak’a Türkiye ile Tahran’da sınır anlaşması imzalattırdılar. Ardından İngiltere 3 Ekim 1932’de de Irak’a sözde bağımsızlığını verdiğini iddia ederek, dünyanın gözünü boyadılar.
Peki bugünlere nasıl gelindi.. İngiltere; Birinci Dünya Savaşında Çanakkale Boğazı’nda cehennemi yaşamış, Gelibolu Yarımadasından da denize süpürülünce, yeterli savunmamızın olmadığı Basra Körfezinden 300 askerimizin koruduğu Fav’a çıkarma yapmıştı. Esir edilen 300 askerimiz Burma’daki (Myanmar) kamplara götürülerek telef edildiler. (Oradaki şehitliğimiz de yatmaktadırlar.)
Irak’a girdikten sonra Kut’ül Amâre’de Nureddin ve Halil Paşalardan büyük darbe yiyerek yenilmiş, 1858 yılında Babür Türk İmparatorluğu’ndan gaspettiği Hindistan’dan mütemâdiyen yapılan sevkıyatla Bağdat’a kadar ilerlemişti. Hedefinde Irak petrollerine konmak vardı. Ancak Musul petrollerine ulaşamadan 30 Ekim 1918’de Mondros Mütârekesi imzalandı.
Mütareke imzalandığında Ali İhsan Sabis Paşa'nın komutasındaki Ordumuz hâlâ Musul'daydı. Kural gereği mütarekeden sonra her devletin askerinin bulunduğu bölge kendisinde kalacaktı. İngiliz, kuralları çiğneyerek mütarekeden sonra 15 Kasım’da Musul’a girdi. O güne kadar Musul Vilâyeti; Kerkük dâhil 3 sancak, 18 kazâ, 3031 köyden meydana gelmekte ve öz topraklarımız içerisindeydi.(Hâlen Misâk-i Millî sınırlarımız dahilindedir.) Fakat İngiliz fiili hareketle Musul ve çevresiyle ilgili tartışmalı bir gündem başlatmış oldu.
Lozan Konferansına gelindiğinde 24 Temmuz 1923'te imzalanan nihâî Lozan Anlaşmasının 3’üncü maddesinin 2’nci fıkrasına konan “Musul meselesi dokuz ay içerisinde iki ülke arasında dostça belirlenecektir” ibâresiyle konu sürece bırakılmıştı. Eğer 9 ay içerisinde taraflar Musul konusunda uzlaşma sağlayamazsa Milletler Cemiyeti (Birleşmiş Milletler) bir komisyon kurarak kararını verecekti.
Lozan’da alınan karar gereği Musul konusunu görüşmek üzere 19 Mayıs 1924'te İstanbul’da “Haliç Konferansı” açıldı. Ancak İngilizler 9 aylık süreyi kasıtlı olarak aştıkları için, iş tek toplantıda karara bağlanmasına kalmıştı. Toplantı Kasımpaşa'daki eski Bahriye Nâzırlığı binasında başladı. Temsilcimiz Fethi Okyar, toplantıda Lozan'daki tezleri aynen savundu. Ancak İngiliz temsilci Percy Cox, Musul'un yanında bir de Hakkari'nin Nastûrilere ait olduğunu söyleyince konferans dağıldı. İngilizler, konuyu bir an önce Milletler Cemiyeti'ne taşımak için anlaşma masasını devirmeye geldikleri belli olmuştu
Milletler Cemiyeti 24 Eylül 1924'ten itibaren konuyu ele aldı. Taraflar çağırılarak (İngiltere'den Lord Parmoor, Türkiye'den Fethi Bey) Milletler Cemiyetinin kararını tanıyacaklarına dâir taahhütnâme alındı. (Türkiye komisyona üye vermeden böyle bir taahhütnâme vermemeliydi.)
Nihayet Milletler Cemiyeti, İngilizlerin kontrolünde bir komisyon oluşturdular. Komisyon üyelerinden birisi, İsveç'in eski Türkiye’de görev yapan askerî ataşesi ve Ermeni tehcirine son derece karşı olan Ermeni dostu Carl Einar Thure af Wirsen'di. Diğeri Macaristan eski başbakanı coğrafyacı Kont Pal Teleki'ydi ve siyasî kaygılarından dolayı Londra'daki Macar Elçisi İvan Rubido-Zichy aracılığıyla sorunun İngiltere lehine çözümü için elinden geleni yapacağını İngiliz Hükümetine iletmişti. Bir diğeri ise Belçikalı Albay Albert Poulis'di ve yazdığı günlüklerinde Nastûri'lere duyduğu hayranlığı gizlemeyen birisiydi.
Komisyon üyelerine bizden hiç itiraz gelmeyince 1925 yılı başlarında komisyon çalışmaya başladı. İlk teklifleri konuyu bölge halkına soralım oldu. Bölge halkının çoğunluğunun Türkiye’yle birlikte yaşamak isteklerini anlayınca bu tezlerinden hemen vazgeçtiler.
Sadece Kerkük, Telafer, Süleymaniye, Erbil'den seçtikleri 800 kişiyle mülakât yapmakla yetindiler. Bunun üzerine Türkiye; “Polonya ile Litvanya arasındaki anlaşmazlıktan Musul’un ne farkı var. Doğu Prusya, Schleswig, Saar, Klagenfurt, Oberschlesien’de yapılmasında sakınca görülmeyen halka sorma sistemi Musul’da neden yapılamıyor?” diye itirazına rağmen halkoylaması yapılmadı.
Komisyon, hazırladıkları düzmece raporlarını 16 Temmuz 1925'te Milletler Cemiyetine sundu. Milletler Cemiyeti de 16 Aralık 1925 Çarşamba günü nihâi kararını verdi. Türk temsilcinin düzmece raporları protesto ederek katılmadığı toplantıda karar İngilizlerin istediği gibi oldu. Milletler Cemiyeti Musul ve yöresini İngiltere mandasındaki Irak'a bıraktığını açıkladı.
Ancak bu durumun taraflarca karşılıklı imzasıyla teyid edilmesi gerekiyordu. Nihâî görüşmelerin Ankara'da yapılması planlandı. 5 Haziran 1926 tarihinde imzalanacak Ankara Anlaşması için görüşmeler 17 Nisan 1926'da İngiltere, Irak ve Türkiye arasında başladı. 43 gün devam eden toplantılardan sonra Türkiye’ye sus payı olarak ne verelim konusunda 30 Mayıs'ta gelinen son nokta şuydu.
İngilizler; Milletler Cemiyetinin Musul ve çevresini İngiliz mandası Irak’a bırakma konusunda verdiği değiştirilmesi mümkün olmayan karar avantajıyla petrolden hisse vermek istemediklerini, sadece petrol gelirinden pay verebileceklerini söylemiş, bu payın oranı konuşuluyordu. Nasıl olsa Türkiye “Milletler Cemiyeti’nin kararlarına uyulacak” taahhüdünü imzalamıştı. İngiliz neden hisseden pay versindi ki? Artık Türk tezi, petrolden hisse yerine kârdan pay almak şekline gelmişti.
An geldi herkes Dışişleri Bakanımız Tevfik Rüştü Aras'ın ağzından çıkacak cümleye kitlenmişti. Aras, İngiltere temsilcisi Lindsay'e döndü “Gelirden %10 pay istiyoruz” dedi. Demekki öyle söylenmesi istenmişti.. İngilizler rahat bir nefes aldı. Çünkü kendilerine % 25 vermek suretiyle meseleyi halletmeleri tembih edilmişti. Üstelik kârdan pay ödemesi 100 yıl yerine 25 yılla sınırlandırılmıştı.
25 yılda ödenecek tutar ise komik bir şekilde 5 milyon 500 bin sterlin olarak belirlendi. (Bunun 3 milyon 500 bin sterlini 1954 yılına kadar aralıklarla ödenecek, geri kalan miktar 1986 yılına kadar bütçede gösterilmesine rağmen ödenmeyecekti.)
5 Haziran 1926 Cumartesi günü imzalar atıldı. İngilizler, anlaşmayı mecliste de (TBMM) oylatarak konuyu hızlıca kapatmak istiyorlardı. Ertesi gün 6 Haziran Pazar’dı. (Hafta sonu tatili o tarihte cuma idi. Tatilin pazara alınması 1935’de olmuştur.) Konu meclis gündemine gelmişti bile. Fakat yolunda gitmeyen işler vardı. TBMM'de temsil edilen ve sayıları 286 olan milletvekillerinin yarısı meclise gelmemişti.
Tepki büyüktü. Neredeyse tamamı atanmış milletvekilleri ortalıkta yoktu. Nice sonra toparlanabilen 146 milletvekiliyle oturum açıldı. Ancak bırakın nitelikli çoğunluğu, 2/3 gibi karar şartlarını, istenilen salt çoğunluk bile çıkmadı.
143 evet, 2 çekimser, 1 red vardı. Kimsenin ağzını bıçak açmıyordu. İngiliz aleyhtarı basın bile susmuştu. İşin çok ucuza gittiğini düşünen Anadolu sessizliğe gömülmüştü.
Bu sessizlik; Irak’ın 3 Ekim 1932’de bağımsız olmasından sonra 1936 yılında Başbakan olan Hikmet Süleyman tarafından bozulmak istendi. Ancak başarılı olunamadı. Ankara'ya sunulan önce “Irak-Türkiye Federasyonu” kurulsun ardından Irak-Türkiye ile birleşsin teklifi Atatürk'ten geri döndü. Ayağa gelen fırsat bir kez daha kaçmıştı.
Bu cesur teklifi yapan ve uygulayacak olan Hikmet Süleyman kimdi. 1918 Mondros mütârekesinde Bağdat'ta kalan Osmanlı Kaymakamıydı. Aynı zamanda Selânik’ten hareket ordusunu İstanbul’a getiren Mahmut Şevket Paşa'nın kardeşiydi Hikmet Süleyman.
Kut'ül Âmâre Savaşında Sabis Meydan Muharebesinde şehit olan ve İmâm-ı Âzâm Hazretlerinin türbesi haziresine defnedilen, bizim de Bağdat’ta ziyaret ettiğimiz Dağıstanlı Mehmed Fâzıl Paşa'nın kızı Sâre Hanımla evlenerek ona damat olan kişiydi Hikmet Süleyman.
Hikmet Süleyman aynı zamanda ilk YÖK Başkanımız ve Irak Türkmenlerinden Prof. Dr. İhsan Doğramacı’nın kayınpederiydi. 2018 Kasım'ında Ankara'da 93 yaşında vefât eden Ayser Abla Hikmet Süleyman’ın kızıydı rahmetli Prof. Dr. İhsan Doğramacı ile 1942 yılında Bağdat’ta evlenmişti. Kafkasyalı mücahid Şeyh Şamil’in kuzeni Dağıstanlı Mehmed Fazıl Paşa’nın kızıydı
Hikmet Süleyman; Irak'ta Milli Eğitim, İçişleri ve Maliye Bakanlığı yaptıktan sonra Irak Başbakanı olmuş ve diğer bir Osmanlı Paşası olan Genel Kurmay Başkanı Bekir Sıtkı Paşa ile birlikte ülkeyi yönetiyorlardı. Birlikte de bedel ödediler..Atatürk’ün vefâtından sonra Irak'ın Anavatanla bütünleşmesi için yeniden ümitlendiler. Bu konuyu bir kez de yeni cumhurbaşkanı İsmet İnönü ile görüşmek istediler.
Bunun için Bekir Sıdkı Paşa'nın ön görüşme için Ankara’ya gitmesi kararlaştırıldı. Randevular alındı. Yola çıkma zamanı geldiğinde Ankara’ya gidecek Bekir Sıdkı Paşa'yı taşıyan askerî uçak Bağdat'tan havalanmış, yolcusunu sivil uçağa aktarmak için Musul'a inmişti. Tam bu sırada 15-20 saniye süreyle arda arda patlayan çok sayıda silah sesi duyuldu. Gürültü kesildiğinde kanlar içinde yerde yatan üç kişinin cesedi vardı. Bunlar Irak Genelkurmay Başkanı Bekir Sıdkı Paşa ve iki korumasından başkası değildi.
İngilizler bu plandan haberi olmuş ve paşayı şehid etmişlerdi. Hemen akabinde Başbakan Hikmet Süleyman da tutuklanmış, iki yıl kalacağı Bağdat'ın kuzeyinde bir hapishaneye (Şimdiki El-Taji hapishanesi) kapatılmıştı. (1964 yılında Bağdat’ta vefât edecektir.) Plan sekteye uğramış, dosya kapatılmıştı. Şimdi Musul’un elimizden gaspedilişinin 100’üncü yılındayız ve Cumhurbaşkanımız Sayın Recep Tayyip Erdoğan’dan o dosyanın tekrar açılmasını istiyoruz.
Hiç değilse uğuruna inanılmaz bedeller ödediğimiz ve hâlâ Misâk-ı Millî sınırlarımız içerisinde gözüken Kerkük ve Musul’u Anavatan'a, lâyık olduğu topraklara yeniden kazandırmalıyız. Bu elzem bir konudur ve Türkiye için hayati önem taşımaktadır.
Öz be öz Türk Yurdu olan Kerkük ve Musul'dan Cennetmekân Abdülhamid Hân’ın tapulu topraklarından çıkan petroller; İngilizlere, Şerif Hüseyin'in çocukları üzerinden Arap Coğrafyasına, suni şekilde oluşturulan Kürt Bölgesine, daha sonraları işgalci Amerika’ya yıllarca peşkeş çekilmiş ama bir tek gerçek sahiplerine yâni Türklere ulaşamamıştır.
Evet; yüz yıldır bize hasret, bizi bekleyen mazlûm, masûm, boynu bükük ve mahzûn Türk illeri “Kerkük-Musul” kurtarılmayı bekliyor. Kıbrıs’tan daha fazla sayıda kahraman askerimizin var olduğu ve tırnaklarımızı geçirdiğimiz o topraklarda 100 yıllık sessizliği bozmanın ve harekete geçmenin tam zamanı.
Üstelik son 400 yılı Osmanlı dönemi olmak üzere 1000 yılı aşkındır o topraklarda olan biz Türklere Başika’dan, Sincar’dan çekilmemizi isteyen Irak Hükümetine inat, Misâk-i Millî’ye kavuşacağımızı anlayınca Abd’ye adeta yalvararak Irak’tan çıkmamasını isteyen Peşmerge Mesut’a inat hemen şimdi..







