--°--:--
  • İMSAK--:--
  • GÜNEŞ--:--
  • ÖĞLE--:--
  • İKİNDİ--:--
  • AKŞAM--:--
  • YATSI--:--
  • --,--
  • --,--
  • --,--
Son Dakika
Köşe Yazısı

Avrupa masallarının kanlı yüzü 

Mustafa Armağan
Mustafa Armağan
0

Yıllar önce yaptığım bir araştırmada kötülük ve şeytan motiflerinin Batı kültüründe sadece Karanlık Çağlarda değil, Aydınlanma Çağı’nda, hatta modern çağda da, ne büyük bir etkinlik alanına sahip bulunduğunun altını çizmiştim. Oysa ‘bizatihi kötülük’(mahzâ şerr) kavramı, bize o kadar uzak ve yabancıdır ki, bu yüzden bir kısım Batı kökenli korku filminin bizdeki yansımaları çok düşük yoğunlukta kalmıştır. 

Batı insanının ruhunun derinliklerine işlemiş olan şeytan korkusu, bizim için efektler düzeyinde şaşırtıcı bir fantastik dünyadan ibaret kalmış, bir türlü iç dünyamızın derinliğine nüfuz edememiştir. Nitekim ünlü yönetmen Metin Erksan’ın çektiği bir Şeytan filmi tam bir fiyasko ile sonuçlanmıştır. 

Aynı şeyi masalların dünyasında göreceğiz. Batı Hıristiyan dünyasının masalları, Batılılaşma maceramız içerisinde dilimize aktarılmış ve birçoğu okul kitaplarına kadar girmiştir. Hepimiz onların büyülü resimleri Batılı ressamlar eliyle yapılmış kitaplarını çocukluğumuzda okumuş ya da sinemaya, çizgi filmlere uyarlamalarını seyretmişizdir. Mesela Sinderalla, mesela Kırmızı Başlıklı Kız, mesela Pamuk Prenses ve Yedi Cüceler… 

Peki bu masalların Avrupa’daki asıllarıyla bizdeki nüshalarının farklı olduğunu ve bizim yayıncıların bir tür oto-sansür ile onların “vahşet” içeren bölümlerini makasladıklarını biliyor muydunuz? Bizde mutlu son ile biten birçok masalın aslı, bırakın çocukları, yetişkinlerin bile içlerinin kabul edemeyeceği, tasavvuru dahi kabil olmayacak vahşiliklerle dolu… 

İşte örneklerden birkaçı: 


Kül Kedisi (Sinderalla), Alman masal derlemecisi Grimm Kardeşler’in çocuk edebiyatına kazandırdığı eserlerden biri. 

Masalı tekrarlamaya gerek yok, zira hepiniz iyi kötü biliyorsunuz. Sinderalla’ya aşık olan Prens’in babası kral, bir buyrultu çıkarır; onun cam ayakkabısının tekini, bütün ülkenin evlenme çağına gelmiş kızlarının denemesini emreder. Sıra Sinderalla’nin kız kardeşlerine gelir. Bizde yaygın olan anlatıma göre iki kız da ayaklarını cam ayakkabıya girmesi için zorlar; fakat ayakları sığmaz. 

Ne var ki, masalın aslı böyle değil. Nasıl mı? Biraz daha kanlı sadece. 

Üvey kardeşlerden birisinin başparmağı sığmaz, o da başparmağını keser ve ayakkabı ayağına olur; fakat akan kan onun foyasını ortaya çıkarır. Diğer üvey kardeşin ise topuğu sığmaz, o da topuğunu keser, fakat onun da foyası birazdan ayakkabının içi kanla dolunca ortaya çıkar.

Neticede Sinderalla ile Prens evlenirler. Düğün töreninde Sinderalla’nın iki omuzuna konan beyaz güvercinler, bütün dünyada barış sembolü iken canavar kesilir ve zaten biri başparmağından, öbürü de topuğundan olmuş iki kızkardeşin gözlerini oyarlar. Böylece Sinderalla’ya yaptıkları kötülüğün cezasını fazlasıyla çekmiş olurlar. 


Pamuk Prenses masalında ise “esas kız”, kralın oğluyla evlenir. Onların evlenmesini engellemeye çalışır Prens’in üvey annesi, (kraliçe) hiçbir şeyden habersiz saraydaki düğüne katılır. Onları dans ederken görünce şaşkınlıktan donakalır. Bu sırada kralın emri üzerine uşakları kendisine, kor haline getirilmiş bir çift demir takunyayı zorla giydirir ve ölünceye kadar dans ettirirler. Cadı tipi ve cadı avcılığından kalma ateşle terbiye işkencesi bu masalda da bütün görkemiyle canlandırılıyor. 

Bir de Korkmayı Öğrenmek İsteyen Çocuk Masalı vardır Grimm Kardeşler’in. Baştan aşağı ateş, ölüler, işkence, idam, ikiye bölünmüş insanlar, kafataslarıyla top oynamalar, tabutlar ve hayaletlerle dolu olan bu masalın nasıl olup da “masal” kabul edildiğini doğrusu anlamakta zorlandım. Zira William Peter Blatty’nin Şeytan’ı bile bu kadar gaddarca yazılmış değildir. Burada çocuk adeta şeytani bir güçle donatılmıştır: Çocuğun şeytanlaşmasıdır burada gördüğümüz -ve anlayamadığımız– hadise. 

Sürekli “Ah, bir korkabilsem!” diyen bu çocuğun iki siyah kediyi mengenesine sıkıştırarak işkenceyle öldürdüğü sahne, gerçekten de Engizisyonu andırmaktan öte, onun doğrudan bir izdüşümü olarak karşımıza çıkmaktadır. Çocuklar gibi saflığın Ashab-ı Kehf mağarasında uyuyan “huzur adaları”na bunlar nasıl öğretilir? Bu masallarla yetişen çocukların birer Pol Pot veya Hitler olmasına niye şaşmalı? 

Not: Bu yazıda Süreç dergisinin 1981/1, Sayı: 5’te çıkan “Batı Çocuk masallarında ‘vahşet’ ögesi” adlı çalışmadan yararlandım. Derleyen: Ayise A. Bidermann. 

 

Mustafa Armağan Diğer Yazıları

Hepsini Görüntüle