Çekilme değil kuşatma
ABD, 2003 yılında Irak'ı "kitle imha silahları" yalanıyla işgal etti. Asıl niyet Orta Doğu'yu bütünüyle kendi çıkarlarına göre şekillendirmek ve enerji yollarını kontrol altında tutmaktı. Yüz binlerce sivilin hayatını karartan ve devleti çökerten bu 23 yıllık askeri varlık, 30 Eylül 2026 itibarıyla resmen sona erdi. Irak Başbakanı Ali Zeydi hükümeti 1 Ekim'i "Egemenlik Günü" ilan etti. Bağdat ve Basra sokakları havai fişeklerle aydınlandı.
Ancak bu coşkulu tablonun ardında çok daha çetin bir oyun başlıyor. Orta Doğu’nun kadim topraklarında muvazene derinden sarsılıyor. Zira emperyal güçlerin bir coğrafyadan asker çekmesi, oradaki hegemonik emellerinden vazgeçtiği anlamına gelmiyor.
23 yıllık bu uzun parantezin kapanması, sadece bir askeri ricat değil. Aynı zamanda dışarıdan dayatılan projelerin küresel çapta iflas belgesidir. BM denetçilerinin bile doğrulamadığı asılsız iddialarla başlayan bu süreç, geride köklü bir istikrarsızlık, yıkım ve devasa bir toplumsal travma bıraktı.
Aslında Washington yönetimi, bugüne kadar işgal edip çekilmek zorunda kaldığı hiçbir coğrafyada nihai hedefine ulaşamadı. Girdiği her toprağı "kurtarma" vaadiyle ateşe atıp günün sonunda stratejik bir başarısızlığa mahkum oldu. Afganistan'dan Vietnam'a, Irak'tan Somali'ye kadar uzanan bu acı bilançoda geriye miras olarak sadece kan, gözyaşı ve dipsiz bir kaos kaldı. Üstelik bu yıkıcı serüvenler ABD'nin küresel itibarını yerle yeksan ederken, tüm dünyada Amerikan hegemonyasına duyulan nefreti çığ gibi büyüttü.
Tarihin acı hakikati, hegemonlar sahayı terk etse bile geride daima bir enkaz bıraktıklarını gösterir. Onların ardında bıraktığı yolsuzluk, kurumsal tahribat ve mezhepsel fay hatları, etnik ayrımcılık o ülkenin kaderini on yıllarca ipotek altında tutar. Bugün Irak, işgalden arınmış gibi görünebilir. Ancak siyasi mekanizmaların zayıflığı onu bağımsız bir aktör yapmıyor. Aksine ülkeyi; mezhepçi bölgesel güçlerin ve etnik hırsların kıyasıya çarpıştığı tehlikeli bir satranç tahtasına çeviriyor.
Gelelim çekilmenin perde arkasına. ABD Başkanı Donald Trump'ın "kesin bir zafer" olarak sunduğu bu çekilme, fiiliyatta stratejik bir yer değiştirmeden ibaret.
Washington, Irak'taki üslerini boşaltıyor ama bölgeyi terk etmiyor. Sahadaki kuvvetlerini ve hava savunma sistemlerini Ürdün, İsrail ve Yunanistan hattına kaydırarak yeni bir askeri mimari kurguluyor. Temel gaye ise Çin'in Asya'daki ekonomik yükselişini dengelemek ve olası bir savaşta bölgeyi daha geniş bir çemberden ablukaya almak. Nitekim Pentagon'un DEAŞ'la mücadele merkezini Ürdün'e taşıması da gösteriyor ki yaşananlar basit bir çekilme değil, basbayağı bir 'yeniden konumlanma' hamlesidir.
Meselenin bir diğer yakıcı boyutu ise sahada oluşan devasa güç boşluğu. Orta Doğu'da halihazırda kaynayan çatışma kazanının altı şimdi daha da harlanıyor.
Amerikan askeri ve hava savunma şemsiyesi bilhassa Erbil ve çevresinden kalktı. Bölgedeki Kürt ve Sünni unsurlar asimetrik saldırı riskleriyle baş başa. Üstelik Şii milis yapıların siyasi ve askeri baskısı da her geçen gün artıyor. "Direniş Ekseni" olarak anılan İran destekli gruplar, bu askeri vakumu tarihi bir fırsat olarak görüyor. Kendi jeopolitik tahakkümlerini mutlaklaştırmak istiyorlar. Hal böyleyken, ABD’nin sahayı terk etmesi Irak'a barış getirmiyor. Aksine, ülkeyi bölgesel aktörlerin yıpratma savaşında "sıfır noktası" haline getiriyor.
Bu tablo Türkiye açısından son derece ciddi güvenlik sınamaları barındırıyor.
İran, Türkiye'nin Irak'taki artan askeri etkinliğini kendi çıkarlarına bir tehdit olarak algılıyor ve bu rahatsızlığını doğrudan yerel milisler üzerinden sahaya yansıtıyor. Asaib Ehlil Hak ve Hareket en-Nuceba gibi İran destekli Şii grupların, terörle mücadele eden Türk askerini doğrudan hedef alan küstah tehditleri zaten ortada. Sahadaki denklem işte bu kadar kırılgan ve bu kadar provokasyona açık. Eğer Bağdat hükümeti, bu devlete paralel silahlı yapıları kontrol altına alamazsa, ülkenin yeniden öngörülemez bir kaos sarmalına sürüklenmesi işten bile değil.
Tüm bu kaotik fırtınada Türkiye'nin izlediği siyaset son derece berrak. Ankara askeri tahakküm peşinde koşmuyor; kurumsal güvenlik ortaklığına ve ekonomik entegrasyona odaklanıyor. Uygulanan strateji çift ayaklı yürüyor. Bir yandan terörü kaynağında kurutmak için Sincar'dan Süleymaniye'ye uzanan hatta güvenliği tesis ederken, diğer yandan Irak merkezi hükümetiyle sağlam ortaklık mekanizmaları kuruyor. Dahası, Basra Körfezi'ni Bağdat üzerinden Avrupa'ya bağlayacak olan Kalkınma Yolu Projesi de sadece sıradan bir ticari transit hat değildir. Dış müdahalelerin ve İran'ın yıkıcı nüfuzunun dengeleneceği stratejik bir vizyondur.
Netice itibarıyla önümüzde tek bir çıkış yolu bulunuyor. O da Irak'ın gerçek manada egemen bir devlete dönüşmesi ve vekalet savaşlarının gölgesinden kurtulup kendi ayakları üzerinde durabilmesi. Bu zorlu eşiğin aşılması, sadece Irak'ın değil, bölgesel istikrarın da yegane anahtarı olacaktır.







