Rahmetli ağabeyimin o hedefi de gerçekleşti
Anne babamız; Erzincan, Kemaliye, Başbağlar nahiyesinde doğmuş, “Anadolu Müslümanı” diye tanımlayacağımız bireylerdi.
Köylük yerde, derinlemesine din bilgisine sahip olmaları zaten beklenemezdi.
Şunu da ekleyelim: Anne babamın çocukluk ve gençlik yılları, Cumhuriyet’in ilk yıllarıydı.
Ne demek istediğimi anlamışsınızdır; Kur’an öğrenmenin bile yasak olduğu yıllardan bahsediyoruz.
Köyümüzde çok hafız vardı diyemem.
Ama birkaç hafızın da ezberlerini yapabilmesi için köyün tepesinde nöbetçi bekletilip, jandarma gelirse ders okuyanlara hazırlık yapmaları için haber uçurulduğu günlerden bahsediyoruz.
Hikaye anlatmıyorum..
Bizzat kulaklarımla, rahmetli babamdan dinlediğim, onun şahit olduğu olayları aktarıyorum..
Kur’an-ı Kerimlerin toplandığı yıllar...
Sonrasında ailemiz İstanbul’a göç ediyor, 1950’li yılların başı... Ailede İmam Hatip’te okumak ve —eğer dini eğitim verildiğini söyleyebilirseniz— temel dini bilgileri okulda öğrenebilmek sadece bana nasip oldu.
Ki İmam Hatip’in ortaokul döneminin tamamını ve lisesinin iki yılını, evimize yakın bir İHL olmadığı için yatılı olarak okudum.
Ailemizdeki anne baba da dahil tüm fertlerin dini bilgileri; kendi imkanları ile özel hayatlarında edindikleri bilgilerdir.
Bu çerçevede rahmetli Mustafa ağabeyim de lise yıllarından itibaren din yolunda çalışmak için azmederken, dindar insanlara yardımcı olmak için de gayret sarf ediyordu.
Mazluma sahip çıkmayı dini bir görev bilen, ezilmek istenen insanlara her daim sahip çıkan, zalimin gücüne asla boyun eğmeyen isyankâr bir duruşu vardı.
Ben daha ilkokul çağında iken, evimize yakın ilkokulun önündeki seyyar satıcılara (bugünün şartları ile kıyaslamayınız lütfen, 1960’lı yılların sonundan bahsediyoruz) eziyet eden, satıcının tezgahını tekme ile dağıtmaya kalkışan zabıta ile kavgası (ki kendisi de 21-22 yaşlarındaydı), belki benim hafızamda kalan, onun egemenlere ilk isyanıydı.
Satıcıyı hiç tanımıyorsunuz; oradan tesadüfen geçerken bir olaya şahit oluyorsunuz.
Tek başınıza da olsanız, bir tezgahı tekmeleyenlere hiçbir menfaatiniz olmaksızın direniyorsunuz.
Sonraki yıllarda da gerekirse kavgadan çekinmeyen cesur yapısının birçok olayda birebir şahidi oldum.
Ayasofya Camii’ne birkaç arkadaşı ile birlikte müze biletlerini alıp girmesi, koltuklarının altında sakladıkları seccadeleri içeride açıp namaz kılan o heyecanı, belki bugün o ibadethanede bizlerin özgürce namaz kılabilmesinin de kapısını aralamış oldu.
Elhamdülillah.
Bugün bilet alarak veya müze görevlilerinin engellemeleri ile karşılaşarak değil; namaz kılmak isteyen herkes Ayasofya Camii’nde ibadetini rahatça yapabiliyor.
Temel dini bilgileri öğrenmek için dini bir tedrisat veren okula gitmemiş olsa da, ibadetlerini yerine getirir, ama küçükken alamadığı dini bilgilerdeki eksikliğinin arka planını sürekli sorgulardı..
Belki de kendisinin küçük yaşlardan itibaren sahip olmak istediği o eğitimi engelleyenlerin planlarını bozarak, yeni nesillerin de o bilgilerden mahrum kalmamasını arzuluyordu.
Osmanlı’nın son yıllarında, Cumhuriyet’in ilk yıllarında bu ülkede dindar insanlar niçin ikinci sınıf vatandaş görülmüşler, niçin dini bilgilerin öğretilmesi önlenmek istenmiş, bunun arkasında kimler var, bu tezgahın dinamikleri neler; hepsini sorgulamış ve en büyük sorumluluğun devlet yöneticilerinde olmasının yanı sıra onlara çanak tutan medyadaki egemen yapıyı da tam olarak teşhis etmişti.
Onun için Müslümanların medyada güçlü olmaları gerektiğine inanıyordu.
Keçisi çalınan imamın, “Keçi çaldı” diye tanıtılmaması için mazlumların mutlaka medyada güçlü olmaları gerektiğine inanıyordu.
Yalanlara karşı koyabilmek için medyada dindarların var olması gerektiğine inanıyordu.
Bu amaçla gazeteciliğe adım atmış; Millî Gazete’de idari görev, sonrasında genel yayın yönetmenliği, bilahare Cuma dergisi ve sonunda Akit gazetesi...
Dün dostlarından birisi, “Televizyonda çok geç kaldık diye hayıflanıyordu,” diye anlattı.
Evet; mazlumların elinden tutmak için, her daim hedef haline getirilen dindar insanların haklarının çiğnenmemesi için dini hassasiyeti olanların, medyanın her alanında çok güçlü olarak bulunmaları gerektiğine inanıyordu.
Medyada bu uğurda uzun yıllar hizmet verdikten sonra, özellikle 28 Şubat döneminin ardından, artık İmam Hatipler tekrar açıldıktan, Kur’an kurslarına engeller ortadan kaldırıldıktan sonra...
Belki dindarların eskisi kadar büyük iftiralarla hedef olmamasının da oluşturduğu zeminle, kalıcı bir hizmet arayışında oldu.
Çevredeki camilere yardımcı olurken, kendisinin de bir camiyi yaptırıp bitirme niyeti hep dillendirdiği bir arzusu oldu.
Hayatta iken başlayıp bitiremedi.
Kardeşleri ve çocukları olarak bizler, onun amaçladığı camiyi elhamdülillah yapıp bitirdik.
Dün açılışı yapıldı.
İnşallah orada huzur içinde yapılacak ibadetler, rahmetli ağabeyimizin de hayır defterine küçük küçük de olsa eklemeler yapacaktır.
Şunu da söylemeliyim: Caminin yanındaki Kur’an kursu da Hz. Peygamber döneminden bu yana olması gereken bir örfün devamını amaçlıyor.
İbadet ile eğitimin yan yana olması, Hz. Peygamber’in hayatından bize gelen bir düsturdur.
Bu konuda da inşallah yapılan eser; hayırlı çocuklarımızın yetişmesine ve bu yolda amel defterinin kapanmamasına bir vesile olacaktır.
Rahmetli ağabeyim de, hayalinde hep, ibadet ve eğitimin bir arada olacağı bir kompleksi planlıyordu..
Belki tam planladığı gibi olamamıştır..
Ama, bir başlangıç olarak bu cami ve Kur’an Kursu, ağabeyimin idealine layık olanların da yapımı için vesile olur..
Allah tüm ölmüşlerimize rahmet eylesin.
Ülkeye kalıcı eserler bırakarak amel defterlerini kapatmak istemeyenlerin sayısını çoğaltsın.
Hepimize; dindarların elinden tutmayı, ezilmişlerin haklarını korumayı, mazlumlara nefes olmayı nasip etsin.
Bu uğurda geceli gündüzlü çalışmaya hepimizi layık kılsın.
Dünyadaki makam mevki peşinde koşmak yerine, ahiretteki makamı arzulayanlardan bizleri eylesin.
Dünyaya aldananlardan değil, esas hayatın ahirette olduğuna inananlardan eylesin.







