“Shell shock...”
Başlıktaki terimin ortaya çıkışı, 1. Dünya Savaşı’na dayanıyor...
Düşünün ki o savaşta siperinde bekleyen askerlerden birisiniz...
Bombardıman başlıyor...
Öyle bir bombardıman ki, bu sıklıkta ve şiddette bir ölüm yağmuruna tarihin hiçbir döneminde şahit olunmamış.
Siperdeki asker için bu bombardıman, neredeyse kesin bir ölüm demek. Saklanacak bir yer yok...
Hemen hemen etraflarındaki herkes ölüyor, kendileri de oldukları yerde, ölmeyi bekliyorlar...
Duydukları her gümbürtü, “Beni öldüren patlama bu mu” sorusunu sorduruyor...
Katatonik ya da yarı katatonik bir halde ölümü bekleyen bu insanlar, bir şok halini yaşıyor; “Ölüm geldi!”
İşte bu durumdan sağ çıkan askerlerde, günümüzde travma sonrası stres bozukluğu denilen durumun görülmesi, “Shell shock” terimini de ortaya çıkarıyor; “Bombardıman şoku.”
Bu askerler tedavi altına alındıklarında hep benzer semptomlar gösteriyor.
Kendilerini güvende hissetmiyor, her an öleceklerini düşünüyorlar... Çok şiddetli kabuslar görüyorlar... Karar verme ve anlama süreçleri uzamış, yürümelerinde ve temel kabiliyetlerinde bozulmalar var... Ayrıca, bazı uyaranlara karşı aşırı tepki verebiliyorlar...
Benzer rahatsızlıklardan en çok Amerikan askerleri mustarip... 2. Dünya Savaşı’ndan günümüze kadar 1 milyona yakın Amerikan askeri travma sonrası stres bozukluğu sebebiyle tedavi gördü... Bugün yaklaşık 50 bin civarında Amerikalı askerin benzer rahatsızlıklar sebebiyle aile ve iş hayatlarının sona ermesi yüzünden sokaklarda yaşadığı tahmin ediliyor...
Küçük ya da büyük, her etki bir tepki doğurur... Bazı tecrübeler küçük bir gülümsemeye, bazıları da “shell shock”a sebep olur...
Öyle veya böyle, yaşadığımız bütün olaylar üzerimizde bir iz bırakıyor... En önemsiz hatıralarımız hatta hatırlamadığımızı düşündüğümüz önemsiz uyaranlar ve ömrümüzün sonuna kadar her gün hatırlayacaklarımız dahil, her tecrübe, bizi bazen yavaş, bazen hızlı şekillendiriyor... Bazen rüzgarın kayaya sürtünüp yıllar yılı sadece bir toz koparmasındaki gibi, bazen de bütün bir kayayı toza çeviren dinamit gibi...
Bu yüzden, nelere maruz kaldığımıza dikkat etmemiz gerekiyor... Bunu -genellikle bulunduğumuz ortamı ve çevremizi değiştirerek- bir nebze de olsa kontrol edebiliriz...
Ama daha önemli ve bizi sorumluluk altında bırakan başka bir şey var; o da insanları nelere maruz bıraktığımız... Bizi sorumluluk altında bırakıyor, çünkü bu, tamamen bizim kontrolümüzde...
Bir baba, hata yapan çocuğunu yapıcı bir tavırla daha dikkatli olmaya teşvik etmeyi de seçebilir, kırıcı bir azar ya da dayakla terbiye etmeyi de... Sonuç kısa vadede belki aynı olacaktır ama ya uzun vadede?
Önünüzdeki araba yeşil ışık yandığı halde ilerlemiyor diye kornaya abanıp küfretmek ya da anlayışlı davranmayı seçmek sizin kontrolünüzde... Ama mesela o arabadakilerin çok sevdikleri birinin cenazesinden dönmediğini bilip bilmemek sizin kontrolünüzde mi?
“Önemi yok” diyerek yaptıklarımız ya da yapmadıklarımız, bazen bir insanın tahammül bardağını taşıran son damla olabilir...
Eğer insanı şekillendiren tecrübelerse, kendi tecrübelerimize değer verdiğimiz kadar, diğer insanlara neleri tecrübe ettirdiğimize de değer vermemiz gerekmez mi?..







