--°--:--
  • İMSAK--:--
  • GÜNEŞ--:--
  • ÖĞLE--:--
  • İKİNDİ--:--
  • AKŞAM--:--
  • YATSI--:--
  • --,--
  • --,--
  • --,--
Son Dakika
Köşe Yazısı

Fon krizi ve iki farklı siyasi yaklaşım

Mehmet Koçak
Mehmet Koçak
0

Fon krizi soruşturması derinleştikçe her geçen dakika yeni bilgiler ortaya çıkıyor. Ortaya çıkan her yeni bilgi, meselenin ilk defa ve sadece birkaç kişinin yaptığı iddia edilen usulsüzlüklerden ibaret olmadığını gösteriyor.

Türkiye’nin ekonomi tarihi, yalnızca döviz ve enflasyon krizlerinden değil, vatandaşların alın teriyle biriktirdiği paraları, yatırımcıların güvenini ve ekonomik sisteme duyulan inancı sarsan çok sayıda finansal kriz ve skandal yaşandı.

1982’deki Banker Kastelli krizinden 1994 ve 2001 ekonomik krizlerine, İmar Bankası dosyasından Çiftlik Bank ve Thodex olaylarına kadar birçok gelişme, finansal sistemde güven, şeffaflık ve denetim eksikliklerinden kaynaklandığını gösteriyor.

Denetim mekanizmaları gerektiği gibi çalışmadığında ortaya çıkan zarar yalnızca mağdur edilen vatandaşlarla sınırlı kalmıyor.

Ekonomik güven zedeleniyor. Yatırımcı tedirgin oluyor. Finansal sistemin itibarı yara alıyor. Ve nihayetinde bunun bedelini toplumun tamamı ödüyor.

Bu aynı zamanda devletin denetim kapasitesinin, siyasetin hesap verebilirliğinin ve hukuk sistemine duyulan güveni derinden sarsıyor.

Bu nedenle fon krizi soruşturması, yalnızca bir adli soruşturma olarak görülmemelidir.

*

Yargıya destek verenlerle, suçluları sahiplenenler…


Ne siyaset ne de devlet makamları; kişinin kendisini, ailesini, akrabalarını, dostlarını veya yakın çevresini zenginleştirme aracı değildir.

Bir makama gelmek, kişiye sınırsız imtiyaz vermez. Tam tersine daha büyük sorumluluk yükler.

Zira Başkan Sayın Erdoğan’ın kamuoyunda büyük yankı uyandıran “fon vurgunu soruşturması” ile ilgili olarak, “Sorumluluğu ve suçu olan kim varsa, bunlardan hukuk önünde hesap sorulacaktır.” Talimat niteliğindeki açıklaması, sürecin titizlikle takip edileceği ve yanlışı olanlardan hesap sorulacağı yönündeki kararlılığını gösteriyor. 

Başkan Erdoğan ve AK Parti yönetimi, hukuki süreçte yargıya destek verirken, ne hazindir ki, CHP/Yeni Parti için aynı cümleleri kurmak mümkün değil.

Çünkü, CHP içinde ve belediyelerindeki yolsuzluk, rüşvet ve görevi kötüye kullanma soruşturmaları sürecinde hukukun işletilmesi yönünde benzer bir destek o zamanki CHP, şimdiki Yeni Parti Genel  Başkanı Özgür Özel ve ekibinden gelmemişti.

Aksine yargıyı suçlamış hatta suçluları savunan bir siyasi tavır içine girilmişti.

Bilinmeli ki; suçu işleyen kadar suçun işlenmesine müsaade edenler veya suçluyu koruyanlar da aynı derecede suçludur.

Farkı anlamak için başka söze sanırım gerek yok.

Ayrıca, hukukun üstünlüğü, siyasi taraflara göre değişen bir ilke olmadığı gibi hukuk ve adalet konusunda ölçü, “bizden olanlar” ve “bizden olmayanlar” şeklinde de değerlendirilemez gerçeği artık kabul edilmeli.

*


Devlet güçlülerin sığınağı değil… 

Gelinen noktada artık lafı dolandırmanın, birilerini korumanın veya meseleyi başka yerlere çekmenin anlamı yok. 

Hangi siyasi görüşe mensup olursa olsun, kim suçluysa suçunun karşılığını görmeli.

Elde ettiği kazancın kaynağı araştırılmalı; hukuka aykırı şekilde elde edildiği tespit edilen mal varlıklar ile kazançlara hukuk çerçevesinde el konmalıdır.

Ama mesele bununla da bitmemelidir.

Asıl sorgulanması gerekenlerden biri de asli görevlerini yerine getirmeyen, haramiler çetesine engel olmayan, vurgun yolunu açan, ilgili bakanlıkla bağlantılı siyasiler ve denetleme kurulu başta olmak üzere ilgili ve yetkili bürokratlardır. 

Kısacası:

Kamu gücünü kendi çıkarı, ailesinin çıkarı veya yakın çevresinin menfaati için kullanan siyasiler ve bürokratlar varsa, bunun hesabı mutlaka sorulmalıdır.

Aksi halde toplumda, “Gücün varsa dokunulmazsın!” gibi çok tehlikeli bir kanaat yerleşir:

Aynı şekilde toplumda, “devlet, güçlülerin sığınağıdır” düşüncesi ve endişesine yol açar.

İşte asıl tehlike budur.

 

Mehmet Koçak Diğer Yazıları

Hepsini Görüntüle