THY- Euroleague

Seçim yaklaşırken...

20 Haziran 2018 Çarşamba

Cumhuriyeti kuran partinin mensupları; İstiklal Harbi bitene kadar bir imkân olarak kullandıkları, din ile devlet arasında bir mesafe olsun istemişlerdi. İlk iş olarak, mütedeyyin insanların devlet yönetiminden tasfiye edilmesi sürecini başlatılmıştı.

Yetmemiş, aynı mesafenin, din ile toplum arasında da olmasını arzu etmişlerdi. Her fırsatta, laiklik ve çağdaşlık maskesi altında, milletin değerlerine saldırmışlardı. 

Bu söylediğimize itiraz etmeye hazırlananlar, şu sorunun cevabını da hazırlamalılar: Neden, Türkiye Cumhuriyeti’nin ilk muhalefet partisi olan, Terakkiperver Fırkası’nın programında “Parti dine saygılıdır” cümlesi yer alıyordu? 

Demek ki bu konuda bir eksiklik, bir sorun olduğunu görülmüş, hissedilmiş.

Ahmet Hamdi Tanpınar’ın, 2008 yılında yayınlanan, günlüklerini okuduğumuzda aynı konuya dair şu tespitlerini görüyoruz: “Din meselesini ihmal etmeyecektik. Biz halkımızı kendi elimizle cahil kuvvete teslim ettik. Dini bir cenaze gömme meselesi yaptık. Türkiye Müslümandır; bu hakikati unuttuk. Laikliğimizi ilan ettik, fakat laik olamadık.”

Yeri gelmişken… 

Türk halkını laiklik, çağdaşlık sopalarıyla adam etmeye çalışanlar, bu sopaları kimin ormanından temin ettiler? Ya da bu sopaları onların eline kim tutuşturdu? Bunları da konuşmalıyız.

Bunu bir kenara not edip devam edelim.

Şurası kesin: İnsan vücudu için kan neyse, toplum için de din odur. Din olmadan ne millet olur, ne de milli kalkınma…

İşte buna dikkat etmezseniz, hem milli birlik ve beraberliğiniz her geçen gün zayıflar, hem de kalkınmayı rüyanızda görürsünüz. Bu ülkede dini dışarda bırakarak bir iş yapmaya kalkarsanız, ortaya bölücü terör örgütü gibi yapılar çıkar.

İki binli yılların başına kadar Türk milletinin ve Türk ekonomisinin bulunduğu yer, yaşadığı sorunlar bu söylediğimizi haklı çıkarıyor. Bugün aynı yerde değiliz, sorunların bir bölümü çözüldü ama hâlâ almamız gereken bir mesafe ve çözmemiz gereken sorunlar var.

Ne yalan söyleyeyim: Laiklik, çağdaşlık, ulusalcılık kavramlarını dilinden düşürmeyen CHP’liler de, mecburen, eski yerlerinde değiller. Geldikleri yeri şu cümleyle özetlemek mümkündür: Din ile olmuyor, dinsiz de olmuyor.

Kökten laikler, seçim sandığı milletin önüne konunca, huylarını ve sularını, karakterlerini, oturup kalkmalarını değiştirdiler. “Taklitçi zihniyet” diye eleştirdiklerimiz bizi bile geçtiler. Çok geçtiler hem de...

Akılları sıra, mütedeyyin camiaya hoş görünmeye çalışıyorlar. Nabza göre şerbet veriyorlar. Bunların yaptıklarına dense dense, “işportacı uyanıklığı” denir. 

Öyle olmasaydı, kırk yıllık CHP’nin Cumhurbaşkanı adayı söze “Allah’ın izniyle…” diye başlayıp, “arkadaşlarım bana hacı Muharrem derler” dedikten sonra “15 yaşımdan beri her gün cuma namazı kılıyorum” ya da “yalan konuşmayım, 50 kere namaz kılmışımdır” demezdi.

Cemal Süreya, “Taklitlerimizden sakınmayınız, onlar da iyidirler” demişti. Fakat bunlar, gerçekten çok kötüler. Taklit etmeyi bile beceremiyorlar. 

Çünkü…

Cumhuriyetin ilk yıllarından beri, mütedeyyin camiayı devlet düşmanı olarak göstermeye çalışanlar, bugün, devletin ve milletin iyiliğini, Türkiye’nin güçlenmesini, halkımızın birlik ve beraberlik içinde yaşamasını istemeyenler ile birlikte hareket ediyorlar.

Oysa mütedeyyin camia, vatanın ve milletin menfaatine olan konularda hep yerli ve milli bir siyaset izlemiş, izlemeye de devam etmektedir. Türkiye’yi yanlış yola, hatta çıkmaza sürükleyenler ise, ilginç ve anlamlıdır; mütedeyyin camiayı devlet düşmanı olarak gören, gösteren kişi ve kurumlardır.

Eğer buna da itiraz edecekseniz, şuna da cevap vermelisiniz: AK Parti’yi ve Sayın Cumhurbaşkanımızı devirmek, mütedeyyin camiaya haddini bildirmek için bir araya gelenler, aynı hassasiyeti, neden bölücü terör örgütüne ve onun siyasal temsilcilerine karşı göstermiyorlar?

Görünen tablo şu şekilde: Türkiye teröristleri etkisiz hale getirmeye çalışırken, birileri de Türkiye’yi etkisiz hale getirmeye çalışıyor.

Ana muhalefet partisi ve yol arkadaşlarının vaziyetini şöyle bir düşününce aklıma gelen ilk şey, Alphonso Lingis’in kitabının ismi oluyor: Ortak Bir Şeyleri Olmayanların Ortaklığı.

Tek açılım yapan, elbette, muhalefet partileri değil. Şimdi herkes kendince bir açılım yapıyor: Çarşaflı laiklik, alevi açılımı, etnik kimlik vs. 

Unutmayalım ki, Osmanlıların yaptığı açılımlar, devletin tasfiyesi ile neticelenmişti. Dönemle ilgili biraz bilgi sahibi olanlar, bu söylediğimin ne anlama geldiğini gayet iyi bilirler.

Bu yanlış ve tehlikeli ise doğru ve emniyetli olan nedir? Şudur: Gelişmeleri iyi okumalı; ayrışmayı değil de, birleşmeyi hızlandıracak uygulamalara imza atmalıyız.

Abdülaziz Bekkine Hazretleri, şunu söyler: “Evladım, bana kâfiri getir, fakat kibirli birini getirme!” Demem o ki, dik durmalı; fakat bunu kibirle değil, şahsiyetimizle yapmalıyız. 

Sağlam durmak için sağlam dayanaklara ihtiyacımız var. Acilen-ihtiyaçtan şu dört kavrama sıkı sıkıya sarılmamız gerekiyor: Merhamet, mesuliyet, hakkaniyet ve ciddiyet.Bunlar olmadan asla kayda değer bir iş yapamayız.

 

YORUM YAZ

  • Çok yerinde tespitlerÇok yerinde tespitler5 ay önce
    Bunların geçmişi dün düşmanlığın ibaret. Camileri ahır yaptılar. Cenaze namazı kıldıracak imam bırakmadılar. Ezanı Türkçe okuttular. Ve daha beler neler.
  • Ayşe ÇelebiAyşe Çelebi5 ay önce
    Durmak yoook. Yola DEVAM!!!
  • kızılçullukızılçullu5 ay önce
    Seçim arefesinde Sgk nın yapılandırma ünitesinde sistem arızalı temmuz sonuna kadar süre var demek nedir.
  • Ali Kemal KarataşAli Kemal Karataş5 ay önce
    Harika bir yazı olmuş. Kaleminize sağlık. Din düşmanlarına ve terörist sevicilere oy yok. Reis ile DEVAM inşallah.