• İSTANBUL
  • İMSAK
    00:00
    GÜNEŞ
    00:00
    ÖĞLE
    00:00
    İKİNDİ
    00:00
    AKŞAM
    00:00
    YATSI
    00:00
  • 0.0
  • 0.0
  • 0.0
Ayhan Demir
Ayhan Demir
TÜM YAZILARI
30 Ekim 2019

Olan ve bitmeyen

Bir millet düşünün: 1877-78 yılında Ruslar ile büyük bir savaşa tutuşuyor. Meşhur 93 Harbi. Ve bu savaş, tam bir felaketle sonuçlanıyor. Öyle ki Osmanlı’yı yıkan, Birinci Cihan Harbi değil, 93 Harbi’dir.

Meselenin daha iyi anlaşılması adına iki ayrı kaynaktan birer alıntı yapalım.

İngiliz Yüzbaşı Fred Burnaby’nin, İstanbul’dan Batum’a, Anadolu’yu bir uçtan bir uca gezdiği yolculuğunu anlatan At Sırtında Anadolu isimli kitaptan okumuştum. (İletişim Yayınları, 2005)

Yıl 1876. Osmanlı ile Rus arasındaki 93 Harbi’nin hemen öncesi. Yani seferberlik zamanı.

İngiliz yüzbaşı, uğradığı vilayetlerde yetkililerle görüşür, devlet dairelerini ve hapishaneleri ziyaret eder. Erzincan civarında gönüllü Kürtlere rastlar. Bu Kürtler, türküler ve ilahiler söyleyerek, Ruslarla savaşmak için cepheye gidiyorlar. Ancak perişan haldeler. Üstleri başları dökülüyor. Yalın ayak, aç biilaç. En önemlisi, hiçbirinde silah yok. 

İngiliz yüzbaşı, yanındaki rehber vasıtasıyla, Kürtlere şunu soruyor: “Rusların her şeyleri var. Donanımlılar: Hepsinin, her türlü silah ve teçhizatları var. Siz, onlarla nasıl savaşacaksınız?”

Kürtlerden bir tanesi şöyle cevap veriyor: “Bizim padişahımız fakir. Bize bir şey gönderemiyor. Silahları ve giyecekleri, Rusları mağlup edip onlardan alacağız.”

Yazımızı ilgilendiren bir diğer olay, yine 93 Harbi zamanında geçiyor. Daha doğrusu hemen sonrasında.

Mehmet Arif Bey’in kaleme aldığı ve M. Ertuğrul Düzdağ’ın yayına hazırladığı, Başımıza Gelenler isimli eserinden okumuştum. (İz Yayınları, 2011)

Savaştan, daha doğrusu bozgundan, sağ salim çıkan askerlerimizden biri köyüne dönmeyi başarır. O zamanlar haberleşme ve haber alma vasıtaları pek olmadığı için, köylülerin olan biten hakkında bir bilgileri yoktur. Köylüler, büyük bir merakla askerin çevresini sarar, “neler oldu, anlat bakalım” derler. Asker, kısa bir sessizlikten sonra tek cümlelik şu cevabı verir: “Onurumuzdan başka her şeyimizi kaybettik.”

Ardından 1897 yılındaki Türk-Yunan Savaşı. Sonrasında 1911 yılındaki Türk-İtalyan Savaşı. 

Müslüman Türk milletinin imtihanı bitmedi, bitmiyor.

1912-13 yıllarında Balkan Savaşları. 1914 yılında başlayan ve dört yıl süren Birinci Dünya Savaşı. Nihayet 1919-22 yılları arasındaki Kurtuluş Savaşı. 

Bu savaşların yanı sıra, yaşanan bir sürü olay, isyan, ihanet ve küçük savaşlar da var. Girit’in kaybedilmesi, Kıbrıs’ın İngilizler tarafından işgali, gayrimüslimlerin isyanları, 1908 olayları, mütareke ve işgal yılları vesaire.

Osmanlı askerleri bir Kanal’a koşuyor, bir Kafkasya’ya; bir Libya’ya gidiyor, bir Yemen’e... Tam bir cephede açık kapatıyorlar, o esnada, başka bir yerden açık veriliyor. 

Şöyle düşünün: Ruslar, Kars ve Ardahan bölgesinden taarruz ediyor. Sivas’tan Erzurum’a doğru yola çıkan birlikteki askerler, yorgun argın bir vaziyette Erzincan’daki kışlaya varıyorlar. Orada birkaç saat mola verip, tekrar Erzurum’a doğru yürüyüşe geçiyorlar.

Savaş, hastalık ve kıtlık, nüfusu öyle kırıyor ki, askere gidene geri dönmez gözüyle bakılıyor. Öyle de oluyor. Ruslara karşı gidenlerin ise önemli bir kısmı ya şehit oluyor ya da esir düşüyor. Erkek nüfus, adeta eriyor. Köyler, kasabalar, dedelere, kadın ve çocuklara kalıyor.

Şunu anlatmaya çalışıyorum: Bir millet, tam 50 yıl boyunca, durup dinlenmeden, nefes dahi almadan, yedi düvele karşı savaştı. İslam kalmaya devam edebilmek, tarih sahnesinden çekilmemek için insanüstü bir çaba sarf edildi. Hem de kısıtlı imkânlarla. 

Her aile, bu büyük mücadele sırasında ağır kayıplar verdi. Hem can hem de mal kaybı. Mesela, Birinci Dünya Savaşı’nda Osmanlı Ordusu isimli eserinde bahsedilen ortak rakamlara göre: Birinci Dünya Savaşı boyunca 2 milyon 873 bin erkek silâhaltına alınmıştır. Toplam savaş kayıpları; şehitler, yaralılar, kaybolanlar, esir düşenler ve hastalıktan ölenler dâhil, 1 milyon 720 bin 98 kişidir. (Edward J. Erickson, Kitap Yayınevi, 2003)

Bütün bunları yazmaktaki, hatırlatmaktaki amacımız şudur: Yüz yıl sonra, aynı sıkıntıyla karşı karşıyayız. Aynı düşmanları karşımızda gördük, bulduk. Aslında hiçbir yere gitmemişler, hep buralardaymışlar.

Perde önündeki figüranlar değişmiş olsa da perde arkasındaki aktörler değişmedi. Alacaklı olduklarını söylüyorlar. Varsın söylesinler. 

Ülkelerin sadece sınırları yoktur, onurları da vardır. Bu topraklar ve ay yıldızlı bayrak, bizim onurumuzdur. Her ikisini de korumak zorundayız. 

Buradayız, burada olmaya devam edeceğiz inşallah. Bizden alabilecekleri tek şey, yaptıklarının / yapacaklarının misliyle karşılığıdır.

Duamız ve inancımız şudur: Müslüman Türk milletinin direnme azmini, her türlü olumsuzluğa rağmen, Allah’ın izniyle kimse kırılmayacaktır, kırılamayacaktır.

Milletimiz her türlü zorluklarla, hatta yoksullukla ve açlıkla boğuşsa da, vatanın bir karışından vazgeçmeyecek ve bayrağımızı hiçbir zaman yere düşürmeyecektir.

 

Haberle ilgili yorum yapmak için tıklayın.

Yorumlar

Adil Karadağ

Bıram buram ilim kokan, göz açıcı bir yazı olmuş. Elinize sağlık.
  • Yanıtla

O.U.

Kaleminize yüreğinize sağlık atalarımızın ruhları şad mekanları cennet olsun evet onlar buralardan hiç gitmediler en tehlikeliside Ahmet ,Mehmet ,hasan ,Hüseyin ve ke-mal olarak aramıza yerleştirildiler yani demem biz içimizdeki bu bizdenmiş gibi görünen ama bizden olmayan hainlere dikkat edelim bize cepheden hiç bir düşman bir şey yapamaz dikkatli olmamız gereken ismi ke-mal olan ,sezgin olan ,Sezai olan bu iç hainlere dikkat edelim.
  • Yanıtla

WhatsApp İhbar Hattı

+90 (553) 313 94 23