Durumumuz ve duruşumuz
Geldiğimiz yer itibariyle: Gazetecilik mesleğinin yıpranma payı bir hayli arttı. Köşe yazarlığı işi, oldukça yorucu, hatta sancılı ve sıkıntılı bir hale geldi. İnsanlarımız arasındaki keskin ayrışmaların ve sosyal medyanın yıkıcı etkisinin, bu durumun temel sebepleri olduğunu görüyoruz. Ancak sorun sadece bunlardan kaynaklanmıyor.
Tartışma programlarına bir bakın. Hemen hemen hepsinde, aynı tablo karşımıza çıkıyor. Muhalefete mensup siyasetçilerin karşısında, iktidarı savunan gazeteciler veya köşe yazarları oturuyor.
Gazetecilerin siyasetçilerin yerine geçmesi, köşe yazarlarının siyasi parti temsilcisi gibi hareket etmesi hiç doğru değil.
Gazete yazarlarından, siyasi parti basın merkezinden servis edilmiş hissi uyandıran cümleleri duymak, okumak da hiç doğru değil.
Olması gereken, bu değil.
Olması gereken: Siyasilerin karşısına siyasilerin çıkması, parti ve gazete binaları arasında mesafe olmasıdır.
Doğrusu yapılmayınca, yanlış anlama ve anlaşılmaların önü açılmış oluyor. İnandırıcılık sorununa ilk adım atılıyor; yandaş, havuz, saray, tetikçi vesaire suçlamalarına maruz kalınıyor.
O sevimsiz klişeyi bir de biz dile getirelim: “Bu şekilde hiçbir yere varamayız.”
Muhalif yahut yandaş değil, hakkaniyetli olmak zorundayız. Faydalı işleri takdir ederken veya hatalara değinirken, takip mesafesini korumaya azami özen göstermeliyiz.
Öte yandan, şunu da söylemek gerekiyor: Sürekli açık arayan, suçlayan ve yaftalayan bir kesim var. Onları hiçbir şartta memnun etmek mümkün değil.
Hükümetin faydalı gördüğünüz bir icraatına işaret edince; yandaş olursunuz. Bir yanlışını eleştirince de muhalif.
Zorluk derecesi yüksek günlerde devlete / hükümete destek vermek yandaş olmak anlamına gelmediği gibi, sadece karalamaya çalışmak da muhalif olmak değildir.
Gazete yazılarının kaderi genellikle aynıdır. Ömürleri oldukça kısadır. Gününde kalır, yarını pek göremezler. Eskiden, dünde kalan gazeteler, kese kağıdına dönüştürülüyor, hiç değilse bir şekilde elden ele gezmeye devam ediyordu. Artık o da yok.
Yaşadığı çağa şahitlik etmek, tarihe kayıt düşmek başkadır. Böyle yazılar, uzun ömürlü olurlar. Dönemini yansıtan, önemli bir vesika haline gelirler.
Yalnızca siyasilerin ismini anarak, onlara methiyeler düzerek veya siyasilerin hoşuna gidecek mesajlar vererek, kalıcı işler yapılamaz.
Gazete yazarlarımız, kültür, sanat, edebiyat ve fikriyat yazılarını iyice azalttı. Çoğu önemli konuların peşinde.
İster hükümet, isterse muhalefet mensubu olsun: Canlı yayınlarda, siyasetçilerin beklemediği, istemediği soruları yöneltebilen kaç gazeteci var? Bu soruyu herkesin samimiyetle kendisine sorması gerekiyor.
Bir de meselenin diğer yüzü var: Arzu edilmeyen soru soran ve cümle kuranlar ağır ve ölçüsüz saldırıya maruz kalıyor. Hedef haline getiriliyor, tehdit ediliyor, sindiriliyor ve daha birçok başka şey oluyor.
Bazı gazeteci yazarların seçim sonuçlarına göre üslup değişikliğine gittiğine, yeni bir pozisyon alma gayreti içinde olduğuna şahitlik ediyoruz. Eğer seçim sonuçları iktidar aleyhine olmadan önce de eleştiri yazıları kaleme almış olsalardı, bu tutumları sorunlu bulunmazdı.
Artık toparlayalım: Yerin üstündeki her şey fanidir. Yerin altında, üstündekilerden çok daha fazlası var.
Hiçbir iktidar kalıcı değildir. Kalıcı gibi davranamayız. Nihayetinde, bey de ölür, abdal da. Kişiler ve kurumlar değişir, hakikat değişmez. Herkes gider, o kalır.
Bizler, siyasetten değil, istikametten sorumluyuz. İktidar değişse bile dik durmalı, istikametimizi korumalıyız.
Bunu başarabilmenin yegâne yolu var: Sözümüzü, tavrımızı, duruşumuzu, şartlar ve menfaatler değil, vicdanımız ve ahlakımız belirlemeli.
Ne mutlu, bunu başarabilenlere.







