Buhranlarımız

12 Aralık 2018 Çarşamba

Dünden bugüne, değişen pek bir şey yok: İslam kültür ve medeniyeti ile Batı kültür ve medeniyetinin her ikisini birden iyi bilen ve tahlil edebilen, aydınlarımızın sayısı çok az. Said Halim Paşa, bunlardan bir tanesi.

Said Halim Paşa’nın, gördüklerini, bildiklerini ve düşündüklerini kayıt altına aldığı, çok önemli eserleri var. Ülkenin sıkıntılarını çözüme kavuşturmaya yönelik, sekiz kitap kaleme almış: Meşrutiyet, Taklitçiliğimiz, Fikir Buhranımız, Cemiyet Buhranımız, Taassup, İslam Dünyası Neden Geri Kaldı?, İslamlaşmak ve İslam Devletinin Siyasi Yapısı.

Said Halim Paşa’nın eserleri, dar hacimli olsa da, geniş bir fikri güce ve derinliğe sahiptir. Bunca sene geçmesine rağmen, hâlâ kıymetini korumaktadır. Dikkatlice okunması gereken, mühim başvuru kaynaklarıdır. 

M. Ertuğrul Düzdağ’ın hazırladığı ve sağlam bir girizgâh yazdığı Buhranlarımız ve Son Eserleri, Said Halim Paşa’nın tüm eserlerini ve hatıratından bölümleri içermektedir. (İz Yayıncılık, 304 Sayfa)

Said Halim Paşa’nın bu topraklarla ilgili düşüncesini bilmeden, Osmanlı’nın son döneminde ve Türkiye Cumhuriyeti’nin ilk yıllarında, düşülen hataları sağlıklı bir şekilde değerlendiremeyiz. 

Said Halim Paşa, düşülen en uğursuz hatayı, şu şekilde kaleme almış: “Biz, memleketimizin mesut olması için, Avrupa kanunlarını tercüme edip almanın kâfi geleceğini zannettik. Ve bu kanunların bizde kabul ve tatbik olunabilmesi için, onlarda yapılacak birkaç değişikliğin yeteceğini hayal ettik.
Mesela: Adalet sistemimizi ıslah etmek için Fransız adalet sistemini esas aldık. Hâlbuki Fransız cemiyeti, bizimkine asla benzemeyen, ruh hali, adetleri ve gelenekleri, irfanı ve medeniyet seviyesi ile bizden pek farklı olan, ihtiyaçları ise çok ve çeşitli bulunan bir toplumdu.” (Meşrutiyet, Sayfa 57)

Said Halim Paşa, Batı taklitçiliğini kıyasıya eleştirmiş, bütün felaketlerin kaynağını “Batı medeniyetini anlamadan taklit edişimiz” olarak ifade etmiştir. Hemen ardından şunu söylemiştir: “Bu inanç, bizim kendi kendimizi ıslaha olan itimadımızı tükettiği gibi, aynı şekilde, başkalarının bize karşı olan itimat ve hürmetini de yok etmektedir.” (Sayfa 60)                                                                                                                                                

Batıya duyduğumuz hayranlığın, kamusal ve sosyal alanda meydana getirdiği tahribatı açıkça dile getirmiştir: “İyi ile kötüyü, güzel ile çirkini birbirine karıştıran yeni zihniyet yüzünden, ahlak anlayışımız da garip bir sarsıntıya uğradı. Bu sebeple biz, edep ve ahlakımıza, geleneklerimize ve pek selîm, pek afîf ve pek insaflı olan “Osmanlı şahsiyeti”mize karşı, düşmanlığımızı ilan ettik.” (Taklitçiliğimiz, Sayfa 86)

Cemal Süreya, “Taklitlerimizden sakınmayınız, onlar da iyidirler” diyor. Ancak orijinal bir iş yapmamak; sadece taklit etmek, çoğaltmak, kopyalamak, tekrarlamak beraberinde hayati sorunlar getirir. Said Halim Paşa taklitçilikte ısrar edenlere oldukça önemli bir uyarıda bulunuyor: “Bu gidişin sonu, ancak, elem verici bir sosyal kargaşa ve bir siyâsî anarşi olacaktır. Taklitçilik ederek, bundan başka bir sonuç alamayacağımızdan hiç şüphemiz olmasın.” (Sayfa 90)

Günümüzde, İslamcısından solcusuna kadar, herkes değişimden ve değişimin faydalarından bahsediyor. “Değişim şart” sözünü duymadığımız kimse kalmadı. Oysa Said Halim Paşa, başımıza musallat edilen bu sihirli bir kavram hakkında, oldukça düşündürücü bir tespitte bulunuyor: “Her değişikliğin iyilik işareti olduğu inancını taşımak, pek acayip bir vehim ve gafletin eseridir.” (Sayfa 87)

Said Halim Paşa, daha o yıllarda, günümüzde yaşanan birçok soruna, sıkıntıya dikkat çekmiş, uyarılarda bulunmuştur: “Batı milletleri, cehennemî harp âlet ve cihazları ile kendilerine karşı durmaktan âciz kalan İslâm memleketlerini istilâ ettiler. Bununla beraber, insaf ve uzak görüşlülükten iyice mahrum olduklarını ispat eden bu istilâcılar, Müslümanlara reva gördükleri zulüm ve gaddarca muamelelerle, günün birinde meydana çıkacak olan tepkiyi de çabuklaştırmaktan geri kalmıyorlardı. Bu tepki elbette vuku bulacaktır.” (İslam Dünyası Neden Geri Kaldı?, Sayfa 165)

Dün aydınlar için söyledikleri, ibretlik bir şekilde, bugün bile tazeliğini korumaktadır: “İslâm âleminin her tarafında halk ile aydın tabaka arasında doldurulması imkânsız büyük bir uçurum vardır. Halktan beklediği takdir ve itaati göremeyen aydın tabaka, vatandaşlarına karşı, onları hor gören bir çehre takınarak, kendini teselliye çalışmaktadır. Halk ile aydın tabaka arasında bulunması zarûrî olan “gâye birliği”nin kurulmasıdır.” (Sayfa 168-169)

Said Halim Paşa, sadece hastalığı teşhis etmemiş, tedavi reçetesini vermiştir. İsterseniz, şimdilik bir nokta koyup, bu konuya gelecek hafta devam edelim.

 

Günün Özeti

YORUM YAZ

  • TahsinTahsin5 ay önce
    Bir soru yazar bey.gardrop seçimini chp ve kapitalist sağ partiler yaptı.bunu herkes biliyor.peki feminizm gibi sapık fikri kim kanun ve yasaile bu millete polis gücüyle uygulayıp milyonları evine incir ağacı dikti. Hadi yazar bey gerçekçi ol chp yi suçlama ucuzculuguna düşme az cesaret.
  • Yaşlı DoçentYaşlı Doçent5 ay önce
    Sayın Cumhurbaşkanımız; Doçent olduğumuz gün, emsallerimiz hangi dosya ile Profesör oluyorlarsa, biz de aynı dosya ile Profesör olmak istediğimizi; deneyim kazanmanın murad edildiği 5 yıl Doçentlik kadrosunda boşuna kalmak istemediğimizi; 5 yılın 5 katından fazla Üniversitemizde öğretim elemanı olarak çalışıp, 10 binlerce öğrenci mezun edip deneyim kazandığımızı; Üniversitemizde Doçentlik kadrosunu almak için gerekli olan puanın 5 katından fazla bir puanla Doçentlik kadrosunu aldığımızı; emeklilik yaşımızı geride bırakıp ömrümüzü verdiğimiz Üniversitemizde, Profesör olmak için 5 koca yıl beklemememiz gerektiğini; dosyası dolu ama ömrü de dolu Yaşlı Doçentler olarak, Profesör olmak için, zaman sınırı olmadan, dosyamızı Doçent olduğumuz Üniversitemize sunmamıza kapı aralamanızı sizden istirham eder, saygılarımızla taleplerimizi arz ederiz: A-) 1-5 yıl öğretim elemanı olarak çalışmış bir Doçent 5 yıl sonra Profesör olabilmelidir. B-) 5-10 yıl öğretim elemanı olarak çalışmış bir Doçent 4 yıl sonra Profesör olabilmelidir. C-) 10-15 yıl öğretim elemanı olarak çalışmış bir Doçent 3 yıl sonra Profesör olabilmelidir. D-) 15-20 yıl öğretim elemanı olarak çalışmış bir Doçent 2 yıl sonra Profesör olabilmelidir. E-) 20-25 yıl öğretim elemanı olarak çalışmış bir Doçent 1 yıl sonra Profesör olabilmelidir. F-) 25 yıldan fazla öğretim elemanı olarak çalışmış bir Doçent hemen Profesör olabilmelidir.
  • AkilAkil5 ay önce
    Tabii kimseyi taklid etmeyelim ve fakat bu Arap taklitçiliği ne olacak?
  • Adile BozkurtAdile Bozkurt5 ay önce
    Said Paşa bizim siyasetçilere çok iyi bir örnek. Allah rahmet etsin
  • candar beycandar bey5 ay önce
    Şu muhteşem kâinat kitabındaki âhenk, eşyânın birbirine destek olması ve birbiriyle baş başa, omuz omuza vererek bir bütün teşkîl etmesiyle devam etmekte; her türlü yıkılım ve tahrîb ise birbirine zıt akımların çarpışmasından meydana gelmektedir. Cereyanlar arasındaki müsâdemenin şiddeti nispetinde de tahrip fazla olmaktadır.İnsan cemiyetleri de öyledir; duygu, düşünce, tasavvur birliği ile bir araya gelmiş ve aynı terbiye ile ruhta kemâle ermiş bir toplum, fevkalâde bir nizam içinde ve istikbâl va'dedicidir. Farklı düşünce ve mütâlâalarla gelişmiş ve iyi bir terbiye görmemiş yığınlar ise, içinde ihtirasların, kinlerin, nefretlerin kol gezdiği bir kargaşa ve huzursuzluk topluluğudur ve bu topluluğun hayır adına va'dettiği hiçbir şey de yoktur. Böyle bir 'telâtüm-ü emvâc' içinde ferdin kararını bulup oturaklaşması, milletinde sükûnet ve istikrara kavuşması ise zorlardan zor, belki de imkânsızdır. Ve hele, toplumun ana müesseseleri, çalkantının 'merkez-üssü' durumunda ise... Evet, işte o zaman cemiyyet, bütün bütün nizamsız ve dolayısıyla da binbir fezaat ve ürpertinin oynaşıp-kaynaştığı bir kaos haline gelmiştir. Oysaki kâinattaki ilâhî nizam ve âhenk gibi, insan cemiyetlerinin de düzenli olması, hem tabiattaki 'âlemşümûl' armoniye uyulması bakımından, hem de fıtrat kanunlarıyla çatışılmaması açısından lüzumlu ve zarûridir. Kâinat kitabındaki umûmî âhenge uymayan her hareket bir fiyasko, bu yanlış hareketin kurbanı olan toplum da bir talihsizler yığınıdır.Bu itibarla, ard arda neticesiz tazyiklerin, misilleme adıyla karşılıklı tecavüzlerin 'fâsit dâire'ler teşkîl ettiği bir cemiyette, anlaşmazlıkların, kararsızlıkların ve hele, kalb ve rûh yetersizliklerinin meydana getireceği kargaşa; öyle korkunç bir kasırga hâlinde etrafı saracaktır ki, onun dehşetinden kimse, ne olup bitenleri ne de onların gerçek sebeplerini düşünme ve araştırma fırsatını bulamayacaktır. Ve tabîi bu arada, peşi-peşine cereyan eden müsademelerden, millet ağacı tekrar ber-tekrar sarsılacak; yer yer yuvalar yıkılıp gidecek; fertler de şaşkına döneceklerdir. Bâri, bu korkunç yıkılım karşısında, inanç ve düşünce plânında toplumun imdadına koşanlar, nizam anlayışına, yenilenme inancına, iknâ kabiliyetine, ihlâs ve samimiyete sahip olsalardı! Heyhât, ne gezer!.. Aslında, bunların hemen hiçbiri, ne berrak bir dünya görüşü ne bir ilk plân ve sistem, ne de bir mukadderat endîşesiyle bu işin içine girmiş değillerdi. Belki, büyük bir kısmı itibariyle, tehlikeyi, bu ilk sezen ve irkilenler dahi, fevkalâde hissî, fevkalâde kindar ve nefsânîlikleri uğruna her türlü tegallübe, tasalluta, tahakküme 'evet' diyebilecek kadar ham ruhlu kimselerdi...Ne acıdır ki hiçbir düşünce ve anlayışla izahı kâbil olmayan bu kavgada, daha doğrusu bu curcunada; en çok gadre uğrayan ve devamlı sarsıntıya maruz kalan da masûm halk yığınları oluyordu. Yüzlerce yıllık harsı ve tarihî değerleriyle kaynaşmış, bütünleşmiş bu saf-yığınlar, nereden gelip nereye gittiklerini, kimin hesabına hareket ettiklerini bir türlü kestiremeden, dalâletten dalâlete sürükleniyor ve fevkalâde bir şaşkınlık içinde yüzüp gidiyorlardı. Ve hele, kendisinden ışık ve işaret beklediği münevverinin, mâzî ve mefahirini inkâr edişi, nesepsizliğe pey çekişi onu, bütün bütün yolsuzlaştırıyor, soysuzlaştırıyor ve uğursuzlaştırıyordu. Nihayet, binbir kötü niyetle toprağımızın bağrına serpilen yümünsüz tohumlar, boy atıp gelişince, cemiyyet de her kesimiyle müsademeye hazır 'düşman-kamplar' hâline geldi.Bir tarafta, her türlü 'ibâhîliği' hoşgören ve bir çırpıda bütün mukaddeslerini silip geçen, bütün millî değerlerini tezyif eden uğursuz ve serâzât bir güruh ki bunların eline düşen ferd, hiçbir kayıt altına girmeyen bir serseri; yuva, 'Hollywood' artistlerinin barındığı bir payvon; toplum da binbir maskaralığın kol gezdiği bir karnaval vaziyeti arz ediyordu. Böylece de zaten asırlardan beri içtimâî erozyonlarla aşındırılmış millî rûh bu uğursuz ellerde, tamamen felce uğratılarak yatağa düşürülmüş oldu. Keşke, bu menfî hareketler karşısında, kendi rûhuna sahip çıkmak isteyenlerin davranışları, yürekten, yiğitçe, merhametli ve müspet olsaydı!.. Heyhât!.. Bunlar da; bir kısmı itibariyle beklenen dengeyi kuramadılar ve topluma emniyet telkin edemediler.. aksine, bunlar da aşırılığa, kısmen aşırılıkla mukabele ederek, pek çok güzel, doğru ve yararlı şeylere kıydılar. Bu kör döğüşünde, nice defa hak, hem de yine hak uğruna katledildi. Kaç defa, yanlışlar doğru, doğrular da yanlış gösterilerek kitleler aldatıldı ve yığınlar birbirine düşürüldü. Yer yer hasım kamplar arasında patlak veren kavgalar, her iki zümreyi de eritip tükettikten başka, millî bünyede de kapanması güç rahneler açtı.Evet, bu umûmî curcunada, her an yüzünü ekşitip dişlerini gıcırdatan ve karşısındakinin gırtlağına sarılmak için bahaneler arayan gözü dönmüş 'mülhit-ruh' zaten bu güne kadar zararlı ve tahribkâr olmuştu. Buna karşılık, müdafaasını mâkûl bir sisteme bağlayamamış ve kine 'kin'le; öfkeye 'öfke'yle mukabele eden saf-derûn toy ruhlar da muvazeneyi koruyamamış, yanlış hareketlere girerek hasımlarının eline koz vermişlerdi. Ve işte böyle, bir tarafta bütün millî değerlerini red, mâzî ve mefâhirini inkâr eden ve yabancılaşa yabancılaşa tamamen mâhiyet değiştirmiş; hürmetsiz, sevgisiz, tarihsiz, inançsız ve iştahlarının esirî sefîl varlıklar; beri tarafta da bu hilkat garîbelerine karşı, bir ölçüde öfkeyle, tecavüzle, mukabele eden, mücadele rûh ve düşüncesini henüz kavrayamamış heyecanlı delikanlılar... Millet, yıllar yılı, bu zıt akımlardan meydana gelen dalgalarla pençeleşti; girdapları göğüsledi, tekrar tekrar hırpalandı ve defalarca ümitsizliğe terk edildi...Şimdi, bütün milletçe, bu zararlı akımları 'nötr' edecek; hakikate saygılı, Hakk'ın hatırını her şeyden üstün tutan, akıl, iz'an ve insaf sahibi; dimağı aydın, gönlü nurlu, rûhu çok yukarılarda pervâz eden ve atalarımızdan tevârüs ettiğimiz bütün millî değerlerimize, örf ve âdetlerimize, sanat ve kültürümüze, ahlâk ve terbiyemize saygılı ve hürmetkâr bir hasbîler kadrosu beklenmektedir. Bu kadro, asırlardan beri bizi ayakta tutan milletin rûh kökünü ve tarihî değerlerini devirici olmayacak; bilâkis onlara, gelişen dünya şartları karşısında canlılık kazandıracak ve onları millî bünyenin birer parçası sayarak sahip çıkacaktır. Millet benliğinin, böyle kahrolup gitmekle yüz-yüze bulunduğu bir dönemde, onun kurtarılma vazifesini üzerine alan, 'mukaddes çile'nin sahibi bu kutsiler ordusu, yıllardan beri, içten içe toplumu kemiren dâhilî kokuşma ve sürtüşmeleri bertaraf ederek, yığınlar arasında bir 'sulh çizgisi' te'miniyle, bugüne kadar her kullanışında cemiyetimizi dâğidar eden, her iki zümrenin köhne metotlarını, zararlı taassuplarını, inhisarcı düşüncelerini ortadan kaldırıp, en olgun insanlara yaraşır şekilde, her hayrı alkışlayacak, her kötülüğü de tesirsiz hâle getirecektir.Cemiyetin baş ağrılarının had safhaya vardığı; gerçek düşmanlık ve düşmanlarımızın apaçık ortaya çıktığı; bağlı bulunduğumuz dünya ile aramızdaki diyalogun her gün biraz daha kuvvet kazandığı bu günlerde, milletçe fevkalâde ümitli ve dirileceğimiz inancını taşımaktayız.
  • Semih KarataşSemih Karataş5 ay önce
    Uzun zamandır böyle bir yazı okumamıştım. Demek AKP ve CHP demeden küfür etmeden yazı yazılabiliyormuş. Darısı diğer yazar çizer ...mizin başına.

Günün Özeti