İnsan kendini yeniden düşünebilir mi?
Karar Gazetesi’nde bir haber: İstanbul’da kültür ve düşünce buluşması: LİBERİST’26’da yapay zekâ, geleceğin meseleleri…
Basit sanılan, oysa çok önemli bir haber. Zirvede konuşulanları özetlemeden önce haberdeki iyimserliğin arkasında saklanan çelişki dikkatimi çekti.
İnsan neden sürekli yeniden düşünmekten söz ederken kendi düşüncelerinin esiri olmaya devam eder?
Modern insanın kendine yabancılaşması beraberinde yalnızlığı da getiriyor. Bu yalnızlığın başlıca sebebi toplumun ikiyüzlülüğü, hayatın anlamsızlığı gibi konular… Bahse konu zirvede vurgulanan “yeniden düşünmek” konusu tam da bu noktada insanın kendini kandırmasına sağlam bir örnek teşkil ediyor.
Aklımızdan şüphe etmeye başladığımızda yeni bir çağın kapısını aralayacağımızı sanıyoruz. İstanbul’da yaklaşık sekiz yüz kişinin bir araya gelerek yeniden düşünmek üzerine konuşması bu bakımdan dikkate değer. İnsanlığın geleceği, yapay zekâ, kentler, edebiyat ve kültürel hafıza...
Konu başlıklarının her biri ayrı bir yazı konusu. Fakat bu konuların ötesinde bir soru daha: İnsan, kendini yeniden düşünmeye hazır mı, yoksa yalnızca düşünceli görünmenin yeni bir biçimini mi keşfediyor?
En büyük mahareti neydi insanın? Değişmeden yerinde kalabilmek için değişiyor gibi görünmek.
Kitaplarda aranan hakikat “bir zamanlar” diye başlıyor artık. Sonra televizyonlarda ve internette aradık hakikati. Şimdi yapay zekâ da arıyoruz. Daha önceki inançlarımızı doğruluyorsa işte o zaman ona tamamen inanıyor ve tutunuyoruz. Rahatsız etmesin, alışkanlıklarımıza uysun yeterli, diyoruz. Kendi yanlışlarımızla karşılaşmayı göze almadığımızda kendimize benzeyen yanılgıları sahiplenir, olumlarız. Güvenlik alanımızı bozmadığımızdan emin olmak için kendimizle oynadığımız bir oyundur oysa bu durum. Ama inanmak isteriz, yanlış da olsa çevresel faktörlerin, kültürümüzün, aile yapımızın, titrimizin bizi şekillendirdiği sahte benliğe en yakın olana inanmak isteriz. Yalan dünyamızın yıkılmasındansa gerçeği bükmeyi yeğleriz. Evet, yenilenmek isteriz ama değişmeden. Peki, bu ne kadar mümkündür?
Zirvede sorulan sorulardan biri, yapay zekânın sezgisi olup olamayacağıydı. Belki de soruyu tersinden sormak gerekiyor: İnsan, sezgisini ne zaman kaybetti?
Nihayetinde makinelerin düşünme kapasitesiyle insan zihninin işleyişini birbirine karıştırmamak gerekir. Fakat teknolojinin hayatımıza yerleşmesiyle birlikte daha eski bir meseleyi yeniden konuşmaya başladık. Düşünmekle bilgiye ulaşmak arasındaki farkı...
Bugün yapay zekâ sayesinde binlerce, milyonlarca kitabın içeriğine anında ulaşabiliyoruz. Peki, hızlı ulaşmak hakikati kavrama noktasında işimize yarıyor mu? Hiç sanmıyorum. Ölüm konusunda kusursuz metinler okuyabilirsiniz ama yakınınızın ölümünde yaşadığınız acıyı bir makine ne kadar hissedebilir?
Bugün makinelerin sezgisini konuşurken insan gibi onların da çaresiz kaldıklarını bilmemiz gerekir. Binalar yükseliyor ama aynı nispette ufkumuz daralıyor, şehirler büyüyor ama birbirimize kalben ayırdığımız yer küçülüyor. İşte bu bir yalnızlıktır. Modern bireyin gitgide yalnızlaşması onu dinden de ahlaktan da koparıyor. Kimsenin kimseyi tanımadığı bir yerde herkes kendini özgür sanıyor. Oysa bu büyük bir yalnızlıktır.
Edebiyat bizi günlük travmalardan bir nebze kurtarabilir, diyor Tolstoy. Kendimize yabancılaşmamızı görünür kılmak için okuruz, diyor G. Papini. Yapay zekâların yabancılaştırdığı zihinlerimizi edebiyatla, sanatla ve okuma eylemiyle tedavi edebilir miyiz? Bahse konu yazarlar kadar iyimser değilim. Yine de büyük sözü dinlemekte fayda var. Acıyı sıradanlaştıran her haber, gösteri, sinema, tiyatro, sanat faaliyeti aslında insanlığa vurulmuş bir darbedir.
Yine zirvenin konusuna dönersek:
İnsan kendini yeniden düşünebilir mi?
Belki. Fakat bunun için önce kendisi hakkında anlatmayı sevdiği hikâyelerden şüphe etmesi gerekir.







