Kilise kapısına çivilenen 95 madde ve Protestanlığın doğuşunda Türk parmağı
Protestan Mezhebinin kurucusu Martin Luther, 10 Kasım 1483’te Almanya’nın Eisleben kentinde doğmuş, 1488 ilkbaharında Mansfeld’de eğitime adımını attığından itibaren iyi bir dînî eğitim almış, 1501 yılında Almanya’nın en iyi üniversitelerinden biri olan Erfurt Üniversitesi’ne başlamış, yüksek lisansını da burada tamamlayarak keşiş olmuştu.
Ancak Avrupa’da dînî konular iyi gitmiyordu. Katolik Kilisesi ortaya koyduğu inanç ve uygulamalarda çelişkiye düşmüş, bundan dolayı Katolikliğe karşı eleştirilerin boyutu artmış, karşı çıkanlar çoğalmıştı. Keşiş Martin Luther de bunlardan biriydi.
Onu karşı çıkmaya iten şey de; 1517 yılında Papa’nın özel görevlendirdiği rahip Johann Tetzel’in Wittenberg’e gelerek 3 Mark karşılığında Endüljans satmaya başlamış olmasıydı.(Endüljans; Papa’nın yetkisiyle verilen günahlardan arınma belgesi.)
Böylece insanlar güyâ günahlarından temizlenmiş oluyordu. Din adamları bu belgeyle bir nevî dirilere cennet sattıkları gibi ölüleri de boş geçmiyorlardı. Ölen insanların yakınlarına sizin ölünüz arafta kaldı geçmesi için para ödemeniz gerekiyor diyerek yüklü miktarlarda para koparıyorlardı.
Martin Luther bu haraççı zihniyet karşısında daha fazla dayanamadı. Papa’nın temsilcisi henüz oradan ayrılmadan fiili eyleme geçmesi gerektiğini anladı. Önce Katolik Kilisesini ve Papayı eleştirdiği konuları madde madde bir kağıda döktü. Sonra da 95 madde tutan bu bir nevi ültimatomu 31 Ekim 1517 Cumartesi günü kendisinin de karargâh olarak kullandığı Wittenberg şehrinde bulunan All Saints kilisesinin kapısına çiviledi.
(Bu kilise meşhur Reform Anıt Kilisesi olarak bilinir. Martin Luther’in mezarı da buradadır. 2 metre 40 santim derinlikteki mezarının üzerinde, "Burada, 18 Şubat 1546'da memleketi Eisleben'de 63 yıl, 2 ay ve 10 gün yaşadıktan sonra ölen Kutsal Teoloji Doktoru Martin Luther'in naaşı gömülüdür" yazar.)
Luther’in, kilisenin kapısına çivilediği 95 maddelik manifestosu kısa zamanda büyük kitleler tarafından kabûl görür. Öyleki Luther’in ünü Wittenberg’i aşar, Almanya’nın dışına bütün Avrupa’ya yayılır. Bundan hoşnut olmayanların başında Papa X. Leo olduğu gibi; 28 Haziran 1519’da Kutsal Roma İmparatorluğu, 26 Ekim 1520’de ise Alman Krallık tâcını giyen V. Şarlken (Charles Quint) gelmektedir. V. Şarlken, en büyük düşman olarak Osmanlı İmparatorluğunu ve Alman papaz Martin Luther’i ilân eder.
Nitekim 1521’de huzuruna aldığı Martin Luther’in tezini kabul etmez. Ancak Luther’den 17 yaş küçük câhil İmparatorun hiç bir dînî eğitimi yoktur. Gerekçesi sadece Papa X. Leo’nun 15 Haziran 1520 günü Luther’i bir bildiriyle afaroz etmesinden ibarettir. Halbuki Luther’in eline geçen “Afaroz bildirisi”, o sıra ders verdiği Erfurt Üniversitesi’ndeki öğrencileri tarafından parçalanıp, kuzey denizine götürsün diye Gera suyuna atılmıştır bile.
İmparatorun, tezini kabûl etmediği Martin Luther’le ilgili süreç şöyle gelişmiştir.. Martin Luther’den Frankfurt’a 70 km. mesafedeki Worms’a gelerek 25 Mayıs 1521’de Kutsal Roma–Germen İmparatoru’nun huzurunda 95 maddelik tezini savunması istenir. Üstelik, “Worms Kurulu” adı verilen bir de mahkeme kurulmuştur. Luther yoğun destekçi grubuyla Worms’a gelip kurula girer. Din adamlarından oluşan kurulda; Papa’lık emriyle satılan cennet için temiz kağıtlarının önemsiz olduğunu, bunun halkı soymak için bir düzen olduğunu cesaretle söyler. Din adamları şiddetle karşı çıksalar da Luther ısrarla tezini savunur.
Hatta Martin Luther onlara, “Cennet sizin olsun, bana cehennemi satın” der. Din adamları, “Onun için para ödemene gerek yok cehennemin tamamı senin” derler.. Mahkeme sonunda Luther, dışarıdaki kalabalığa; artık boşa para ödeyerek cennet satın almalarına gerek kalmadığını, çünkü kendisinin az önce bütün cehennemi satın aldığını ve oraya kimseyi sokmayacağını, böylece herkesi cehennemden kurtardığını söyler ve oradan ayrılır.
Martin Luther’in gıyâbında mahkeme bir karara varamaz. Ancak, İmparator V. Şarlken (Charles Quint) yayınladığı “Worms Fermanı” ile Luther’in yazılarını yasaklayarak sapkın ve devlet düşmanı ilân eder. Öyleki, herhangi birinin Luther’i öldürebileceğini dâhi söyler. (Ancak ölüm Luther’i değil, 1 Aralık 1521’de 46 yaşındaki Papa’yı yakalar.)
Martin Luther şaşkın ve çaresizdir… Ancak en karmaşık olaylar karşısında dâhi çaresizlere çâre olan kudrette biri vardır ve Luther için kudret elini uzatması elzem olmuştur… O da V. Şarlken’in en büyük düşman ilân ettiği Cihân İmparatoru Kânûni Sûltân Süleyman’dır. Martin Luther; 25 Mayıs 1521’de Worms Kuruluna bekleniyorsun çağrısı alarak 18 Mayıs’ta yola koyulduğunda, Türk Hâkânı Kânûni Sûltân Süleyman da aynı gün muzaffer Ordusunun başında İstanbul’dan yola çıkmıştır.
Diğer taraftan da Martin Luther’i yakın takibe alan Kânûni’nin gözü kulağı Martin Luther’in mahkemesindedir. Büyük dedesi Fâtih Sûltân Mehmed Hân’ın, Avrupa’nın her köşesine yerleştirdiği Türk İstihbarat ağı ile bütün Avrupa’yı kontrol altına aldığı sistem muntazam çalışmaktadır.
Türk istihbaratçıları İtalya, Almanya ve Macaristan’a o kadar hâkim olmuşlardır ki, yapılan bütün Meclis toplantılarını ince detaylarıyla aktarmaktaydılar. Hatta Bavyera bölgesinde cirit atan Türk istihbaratçıları bir türlü yakalanamıyor, bu durum halkta paniğe ve çeşitli efsanelere yol açıyordu. Kilise yöneten papazlardan tutun da, saraylarda teşrifatçılara kadar, keşiş okullarından kardinallere kadar hemen her yerde Türk istihbaratçısı her dâim görevinin başındadır.
Zâten bir ayağı sürekli düşman topraklarında olan Akıncı Beylerinin her biri, en az üç Avrupa dilini ana dili gibi bilmek zorundadır. İşte Kânûni’nin istihbaratçılara iletilmek üzere verdiği en önemli talimat, Martin Luther ile ilgilenilmesi olmuştu. O ilgi sadece Avrupa’da karışıklık çıkaracak keskin hareketlerin halk üzerinde etkisinden ibâret değildi.
Özellikle İslâm Akaidinin anlatılması, İslâm’a bakış açısı ve Türklere karşı tutum ve davranışlar konusunda din adamı kılığındaki istihbaratçıların Luther üzerinde çalışması olmuştu. Bu çalışmaların amacı yeni bir mezhep kur(dur)maktan öte, Kutsal Kitap Hristiyanlığına yani Hazreti İsa Aleyhisselamın tebliğ ettiği dine, öze dönüş hareketiydi. Bu çerçevede çabucak taraftar bulan kurallar ortaya kondu. Luther’in açıkladığı bu kurallar arasında öne çıkanlar şunlardı:
Papanın otoritesi ve yanılmazlığı reddedilir.. Kutsal Kitap esas alınır.. Din hizmetleri sınıfı bulunmakla birlikte Katoliklik ve Ortodoksluk mezheplerindeki gibi bir ruhbanlık sınıfı olamaz.. Üstelik rahip ve rahibelerin evlenmelerinde de bir sakınca yoktur..Eylemler ile değil, iman ile kurtuluş görüşü esastır.. Mesihin annesi Meryem’e ve azizlere duâ etmek gibi bir yaklaşım reddedilir.. Duâ sadece Tanrı’ya edilir görüşü esastır..
Katolik ve Ortodoks mezheplerindeki gibi bir “Azizlik” kavramı ve müessesesi yoktur.. On emre göre Tanrıyı tasvir eden resim ve heykeller yasak olduğu için kiliselerde Tanrıyı tasvir eden resim ve heykel bulundurulamaz..
Bütün bunlar Martin Luther üzerinde ne kadar etkili çalışma yapıldığını ortaya koysa da, başta Vatikan olmak üzere bütün Avrupa’da şok etkisi yapacak olan esas söz; Martin Luther’in, “Türklerle savaşmak Tanrı’nın iradesine karşı gelmektir” sözü olmuştur.
Hatta bu söz Papalığı ağır bir dille eleştiri olarak yazdığı, “Wider das Papsttum zu Rom, vom Teufel gestiftet” (Şeytan Tarafından Kurulan Roma’daki Papalığa Karşı) eserini bile geride bırakmıştı…
1524, Almanya’da karışıklıkların yaşandığı bir yıldı. Bir taraftan ekonomik şartların iyileştirilmesi için ayaklanan köylüler katledilirken, diğer taraftan Martin Luther yolunu tutanlar fena şekilde eziliyordu. İki yıl içinde başa çıkılamayacağı anlaşılınca bu sefer de 1526’da Luther mezhebini benimseyenlere tâviz verilmeye başlandı.
Bu tâviz, Luther taraftarlarının yaşadığı köy ve kasabalarda bu din anlayışı kabûl edileceği bunun dışındakilere müsaade edilmeyeceği şeklinde ilân edildi. 1529’da bu konu, Luther taraftarlarının olduğu bölgeler dışında bu yeni din anlayışına kesinlikle izin verilmeyeceği, karşı gelenlerin şiddetle ezileceği belirtildi.
Fakat bu arada 1521 yılında Belgrad kilidini çözen Kânûni Sûltân Süleyman, 1526’da Mohaç’ta dünyaya en kısa sürede, en kesin zafer nasıl kazanılırın dersini vermiş, 1529’da ikinci kez girdiği Macaristan’ın başkentinden Alman İmparatorluğu Başkenti Viyana’yı kuşatmak için hareket etmişti. Üstelik Türk Akıncıları; Avusturya’yı, Çekoslovakya’yı, Bavyera’yı, Slovenya’yı altüst ediyorlardı.
Kânûni’yi Budapeşte önlerinden itibâren takip eden Martin Luther’ciler bu durumdan cesaret alarak, V. Şarlken ile kardeşi Ferdinand’ın tehditlerine boyun eğmediler. Kânûni’nin Viyana önlerinde gözükmesi ile V. Şarlken ve kardeşi Avusturya Kralı Ferdinand’ın saklanarak deliğe girmeleri Martin Luther’cileri daha da cesaretlendirdi.
Kânûni her hristiyana hür bir şekilde dinlerini yaşatacaklarını onun için Viyana önlerine geldiklerini ilân etmesiyle, 5 Alman Prensi ile 14 Alman şehri ayaklandılar. Üstelik Kânûni önünde meydan muharebesi vermemek için köşe bucak kaçan Kutsal Cermen İmparatoru V. Şarlken ve Avusturya Kralı kardeşi Ferdinand’ın, Martin Luther taraftarlarına getirdikleri yasakları protesto ettiklerini ilân ederek ayaklandılar.
Bu protestolardan dolayı Martin Luther Mezhebine bağlı olanlara, yolundan gidenlere o günden sonra Protestan dendi ve Türk Akıncılarının destek vermesiyle Avrupa’da hızla yayıldı. Divân’ı Hümayûn ayrıca bu yeni mezhebe geçen bir kimsenin burnunun kanamasından Alman İmparatoru V. Şarlken’in sorumlu olacağını duyurunca eli kolu bağlanan V. Şarlken, çareyi bu yeni mezheple sulh yapmakta buldu. 1532’de Nuremberg Sulhu ile bu yeni mezhebi İmparator sıfatıyla resmen tanıdığını bütün Avrupa’ya duyurdu. Yetmedi Türklerin hışmına uğramamak için de Katoliklerin Protestanlara saldırmasını da yasakladı. Böylece Protestan Mezhebinin ortaya çıkması, tanınması ve sulhe kavuşması Türklerin eliyle gündemdeki yerini almış oldu..
Günümüz dünyasında da çeşitli dîni görüşe mensup, ancak Yahudi zulmüne karşı olan yeryüzündeki topluluklarla iletişimi daha da güçlendirmek; yeryüzünün âhengini bozan, huzurunu sabote eden, fitne ve bozgunculara karşı kararlı bir duruş sergilemek şart olmuştur.
Martin Luther’in, “Şeytan’ın vücut bulmuş hâli” olarak tanımladığı Yahudilerin fitnesinden yeryüzünü korumak sadece Türkiye Cumhuriyeti’nin ve Cumhurbaşkanımız Sayın Recep Tayyip Erdoğan’ın vazifesi olmamalı. Bu aynı zamanda yeryüzündeki dünya devletleri ile bütün insanlığın görevi olmalıdır.
Dünya savaşının eşiğinden dönülen son olaylarda, devletimizin ortaya koyduğu çaba takdire şâyan olmuştur. Cumhurbaşkanımız konunun üstüne hassasiyetle gitmiş, diplomasi trafiğini üst düzeyde tutarak, otuzdan fazla ülke lideriyle görüşme yapmış, yetmemiş İslâm İşbirliği Teşkilatı üye ülkeleri dışişleri bakanlarını İstanbul’da toplayarak, konunun ciddiyetini dünyanın gözü önüne sermiş, o da yetmemiş Pakistan, Suudi Arabistan ile “MEKKE”; Katar, Pakistan, Endonezya ile “BEDİR” antlaşmalarını yapmış, tedbir üstüne tedbir almıştır.
İşte bütün bu gayretler ve blok çalışma dünyayı ateşe vermeye kalkan yandaşlarıyla birlikte siyonistleri fren yapmaya zorlamıştır. Ancak henüz tehlike geçmiş değildir. Filistin’de kalıcı ve âdil bir barış tesis edilinceye, başkenti “KUDÜS” olan bağımsız bir Filistin Devleti kuruluncaya kadar da ateş de tansiyon da düşmeyecek, vicdanlar kanamaya devam edecektir…







