Suçtan önce insanları yargılıyoruz
Yüzlerce yıldır düşünürlerin, filozofların üzerinde durduğu soru “İnsan, anlam arayan bir varlık olduğu halde, evren ona hazır bir anlam vermiyorsa ne yapacaktır?”
Bahtsız düşünür Albert Camus da bu soruyu ‘Yabancı’ isimli eserinde derinden işliyordu. ‘Meursault’ karakteri üzerinden normal insanın ne olduğunu tartışıyor ve tüm o büyük yazarların içinden çıkamadığı derin yara izine saplanıyordu. Normal insan dediğimizde o ifadeyi dolduran kelimeler gerçekte normali temsil eder mi?
Gerçekte hissedilen duygulara verilen tepkiler değil, toplumun nasıl hissedeceğimize dair şartlandırmalarıdır bizi normal (!) yapan.
İşte ‘Yabancı’nın konusu bu mesele etrafında dönüyor. Annesinin cenazesinde normal bir insan üzülür. Toplumsal öğreti ağlamalıdır. Perişan görünmelidir. Camus’un roman karakteri ‘Meursault’ böyle davranmaz. Yani toplum tarafından normal olmayan ne varsa onu yapmış olur. Yazar bu duruma ‘Toplum çoğu zaman insanın içindeki gerçeği değil, gerçeği nasıl göstermesi gerektiğini denetler’ diyerek yeni bir psikolojik yorum getiriyor. Kabaca özetlersek, kitle için üzülmenin yetmeyeceğini, hatta üzülmüş görünmek gerektiğini söylüyor.
Romanın ilk cümlesinde geçen şu ifade ‘Bugün annem öldü. Belki de dün, bilmiyorum.’ duyguları silik bir insanı anlatır. Bugün müydü, dün müydü bilmiyorum derken aslında bu konuyla ne kadar ilgisiz olduğunu söyler. Annesinin ölümü sadece bir anne ölümü olarak kalır. Annesi derken kullanılan o ‘-si’ eki, yani sahiplenme yoktur.
Bu romanın baş kahramanı ‘Meursault’ bugün Türkiye’de yaşasaydı ne olurdu?
Camus’un ‘Yabancı’sı ile bugünün Türkiye’sini birbirine bağlayan esas mesele siyaset değil, toplumsal yargılama refleksi.
Meursault kitapta hasmı olan bir Arabı öldürüyor, ama mahkeme onun annesinin cenazesinde nasıl davrandığına takılıyor.
Bugün de benzer bir psikolojik mekanizma sürekli çalışıyor. Yalnızca ne yaptığımızla değil, hangi tarafta olduğumuz, nasıl konuştuğumuzla yargılanıyoruz.
Artık suçtan önce karakter yargılanıyor. Bir olay olduğunda o olayın faili olayın kendisinden daha fazla konuşuluyor. Şahıstan önce önemli olan gerçekleşmiş olay değil midir?
Yaşanan şiddet, dolandırıcılık, gasp, tecavüz, hak ihlallerinden daha mı önemlidir birinin şucu, bucu oluşu veya herhangi bir yere intisaplı oluşu… Bir olay olduğunda hep birlikte televizyon kanallarından ve sosyal medyadan ‘Bu adam zaten böyle biridir’ tarzı bir yorum yayınlanıyor. O şahsa yakın olan mecralar ise ‘O bunu yapmış olamaz’ diyor. Tüm bunlardan önce olayın kendisi buharlaşıyor. Şahıslar konuşulurken tacizler ikinci plana düşüveriyor. Demek ki yaptığı eylemden önce karakterin portresi yargılanıyor. İşte bu yüzden ‘Yabancı’daki mahkeme mekanizmasıyla örtüşüyor bugünkü durum…
Meursault için de:
‘Annesinin cenazesinde ağlamadı. Bu yüzden cinayet işlemesi doğal’ diyen mahkeme gibi Meursault’un görünüşü işlediği suçun önüne geçiyor. Önyargılar gerçeğin önüne geçiyorsa orada bozuk giden bir mekanizmadan bahsetmemiz kaçınılmazdır. Eylemden karaktere gidilmesi nasıl yanlışsa o karakterden de suça gidilmesi bir o kadar yanlış.
Aynı şekilde sosyal medyada bir cümle kurmuş adam, binlerce düzgün cümlenin içinde bir tane sıkıntılı cümle. Yandı gülüm keten helva…
‘Bu adam zaten...’ diye başlıyor. Geçmişine bakın, karakteri belli, şuna da destek olmuş, şununla fotoğrafı var. Suç aramak istersek her insanda mutlaka bir suç buluruz. Yeter ki detaylı arayacak izin yetkilerimiz olsun.
Bu yüzden kategorize edilerek yargılanıyor bugün insanlar.
Başka bir yazıda yargılamanın büyüsünden bahsederek bu konuyu detaylandıracağız.







