--°--:--
  • İMSAK--:--
  • GÜNEŞ--:--
  • ÖĞLE--:--
  • İKİNDİ--:--
  • AKŞAM--:--
  • YATSI--:--
  • --,--
  • --,--
  • --,--
Son Dakika
Köşe Yazısı

Pranga negatif algı üretiyor

Refik Tuzcuoğlu
Refik Tuzcuoğlu
1

Eski zamanlarda bir baba, oğlunun arkadaş seçimindeki aymazlığından dertliymiş. Günün birinde evladına: “Oğul, arkanda kapı gibi duracak hakiki dostlar edin” demiş. Genç adam mağrur; “Babacığım, etrafımdaki dostlar zaten can ciğerdir” diye itiraz etmiş. Baba tecrübenin acı tebessümüyle bakmış oğluna: “O halde bir imtihan edelim. Git ahırdan bir keçi kes, kanıyla canıyla bir çuvala bas. Sonra o en güvendiğin dostunun kapısına var ve ‘Başıma bir kaza geldi, birini istemeden telef ettim, kimse görmeden sizin bahçeye gömelim’ de.”

 

Oğlan dediğini yapmış; en vefalı bildiği arkadaşının kapısına dayanmış. Kapıyı açan dostu çuvaldaki kanı görünce: “Yıkıl git kapımdan, başımı belaya mı sokacaksın!” diyerek kapıyı yüzüne çarpmış. Delikanlı mahcup halde babasının yanına dönmüş.

 

Baba bu kez, “Şimdi benim kadim dostum Ahmet Ağa’nın yanına git. Selamımı söyle, durumu anlat” demiş. Oğlan çaresiz düşmüş yola. Ahmet Ağa dostunun selamını işitince, tek kelime sormadan kazmayı küreği kapıp bahçenin en mutena köşesini derince kazmış. Çuvalı toprağa verip üzerini kapatmış, hemen ardından da tarlayı baştan aşağı sürüp taze pırasa fideleri ekivermiş.

 

Babası: “İmtihan bitmedi. Şimdi köy kahvesine git, herkesin içinde ona taşkınlık yap” demiş. Çocuk gidip münasebetsizce davranmış; Ahmet Ağa yüzüne bakmış ama tek kelam etmemiş. Babası bir hafta sonra: “Şimdi tekrar git ve ona en ağır hakaretleri savur” talimatını vermiş. Oğlan yine kahveye dalıp saygın adama hakaretler yağdırmış. İhtiyar adam ayağa kalkıp delikanlının omzuna elini koymuş: “Oğlum, besbelli babanın ahlakı sana geçmemiş. Lakin bilesin ki babanın bendeki hatırına, üç beş edepsiz laf yüzünden o pırasa tarlasını sökmeyiz.”

 

Türk Devletleri Teşkilatı’nın 13. Zirvesi’ni takip ederken zihnimde hep bu hikâye dönüp durdu. Zira masada bir yanda “Türk Yüzyılı: Dilde, Fikirde, İşte Birlik” ülküsü nakış gibi işlenirken, Sayın Aliyev’in salondaki yokluğu Anadolu insanının gönlünde ister istemez bir burukluk bıraktı. Resmi bültenlerde bir spor takvimi gerekçe gösterilse de, İsrail seçimlerindeki belirsizliğin Bakü’yü temkinli bir bekle-gör çizgisine ittiği yönündeki yorumlar dikkat çekiyor. Batı ve İsrail menşeli bu değerlendirmeler kuşkusuz dış iddialardır; lakin iki kardeş başkentin arasına konjonktürel hesapların girdiğinin konuşulması bile, özenle ele alınması gereken hassas bir duruma işaret ediyor.

 

Buna, Türkiye’nin BM Genel Sekreterliği için Feridun Sinirlioğlu ismini öne çıkardığı bir vasatta Bakü’nün Rum kesimiyle aynı safta buluşup Birleşik Arap Emirlikleri adayına yeşil ışık yakması ve bazı kardeş başkentlerin Güney Kıbrıs açılımları da eklenince, KKTC davasının bu çatı altında zaman zaman sahipsiz kalışı gönlümüzde bir başka sızı bırakıyor.

 

Peki, Türkiye ne yapıyor?

Her türlü gönül yarasına rağmen Ankara, devlet vakarından ve temkinli üslubundan taviz vermiyor. Çünkü Türk Devleti, oğlanın hoyrat üslubuna değil, babanın kadim hatırına bakar. Ankara, anasından atası, babasından soyu olmayan nevzuhur odakları kendine müttefik belleyenlerin dönemsel savrulmalarına kızıp da maziden atiye coşkuyla akan o kutlu kardeşlik nehrini kurutmaz. Bu sabır acziyetten değil, sırtındaki tarih ve medeniyet şuurunun azametindendir.

 

Lakin meselenin anatomisine daha derin bir neşter vurmak mecburiyetindeyiz.

 

Hemen yanı başımızdaki kardeşlerin bize bazen bir yabancı gibi bakmasının altında, yaklaşık iki asırlık bir hafıza kırımı yatmaktadır. Çarlık işgaliyle başlayan sürgünler, katliamlar ve ardından gelen Sovyet mühendisliği… Lenin ve Stalin’in kurduğu tezgâh; Türk kimliğini Kazakçılık, Özbekçilik, Kırgızcılık gibi mikro-milliyetçiliklere bölerek gövdeyi parçalayan zehirli tohumları bozkıra saçtı.

Üzerine 70 yıllık militan ateizm, zorla dayatılan Kiril alfabesi, nüfus politikaları ve Rusça eklendiğinde, ortaya inanç genetiği hırpalanmış bir "Homo Sovieticus" tipi çıktı. Bugün Orta Asya ve Kafkasya bürokrasisini idare eden zihin dünyası, hâlâ bu iki asırlık esaretin travmasını taşımaktadır.

 

İşte tam bu noktada bir başka acı gerçekle yüzleşmeliyiz: Sovyet köleliğinden kurtulan coğrafya, kendi inanç ve medeniyet kodlarına döneceğine, ithal ve katı bir laikliğin arkasına sığındı. Vahhabi/Selefi akımların tedirginliği bahane edilerek, bu toprakların öz mayası olan “Hanefi, Mâtürîdî ve Yesevî” geleneğinin ihyası ağırdan alınıyor; Sovyet zihinsel vesayetinden çıkıp Batı menşeli bir yabancılaşmanın kucağına yuvarlanıyor. Oysa ortak medeniyet tasavvurundan arındırılmış bir birliktelik; sadece gümrük kapılarına ve tren raylarına indirgenmiş mekanik bir ortaklıktan ibaret kalır.

 

Bütün bu zihinsel tortulara ve diplomatik tenakuzlara rağmen Türk Devletleri Teşkilatı’nın varlığı muazzam bir tarihî kazanımdır. Türkiye burada o meşhur Kaplumbağa Terbiyecisi hassasiyetiyle adım adım ilerlemek mecburiyetindedir.

 

Türk dizileri, Türkistan coğrafyasında milyonları ekrana kilitliyor. Fakat dönüp kendi dizi sektörümüzün ahlaki sefaletine baktığımızda, kardeşlerimizin evine kültür değil, başka bir yozlaşma ihraç ettiğimizi görerek kahroluyoruz. Kültür Bakanlığı’nın ve TRT’nin, küresel bir ufukla bu toprakların irfanını, Yesevî nefesini taşıyan büyük medeniyet projelerini acilen sahaya sürmesi şarttır.

 

Hazreti Musa, kavmini Firavun’un köleliğinden çıkardığında kırk yıl boyunca Sina Çölü’nde dolaştırdı. Zira ruhu kölelikle terbiye edilmiş bir nesille kutlu fetihler yapılamazdı. O nesil çölde eridi; yerine hürriyetin havasını soluyan özgür bir nesil yetişti ve fethi onlar gerçekleştirdi.

 

Bugün Türkistan dünyasında iki asırlık esaretin tortularını görmek bizi yeise düşürmemeli. Biz çölde yetişmekte olan o yeni nesle odaklanmalıyız. Lakin o yeni fidanların hangi pınardan sulandığı her şeyden mühim. Onları Batı modernizminin çorak çöllerine mi terk edeceğiz, yoksa Buhara’nın, Semerkant’ın, Türkistan’ın ve İstanbul’un bin yıllık irfan pınarlarıyla mı emzireceğiz?

 

Pırasa tarlasını sökmeyeceğiz; fakat o tarlaya göz diken ayrık otlarını da sabırla ve inançla temizlemeyi bileceğiz.

Refik Tuzcuoğlu Diğer Yazıları

Hepsini Görüntüle