• İSTANBUL
  • İMSAK
    00:00
    GÜNEŞ
    00:00
    ÖĞLE
    00:00
    İKİNDİ
    00:00
    AKŞAM
    00:00
    YATSI
    00:00
  • 0.0
  • 0.0
  • 0.0
Yaşar Değirmenci
Yaşar Değirmenci
TÜM YAZILARI

15 Temmuz’u ayet ve hadis ışığında değerlendirelim!

15 Temmuz 2026
A


Yaşar Değirmenci İletişim: [email protected]

15 Temmuz’u ayet ve hadis ışığında değerlendirelim!

Yaşar Değirmenci

Her 15 Temmuz’da herkes düşüncelerini veya düşüncesizliklerini söylüyor. Âdeta her kafadan bir ses çıkıyor, ağzı olan konuşuyor. Hiç yorulmadan, düşünmeden tefekkür ve tezekkür zahmetine katlanmadan. Bazı kavramları hatırlatarak biz Müslümanların ölçüsü ve hayat tarzımız olan dinimizin ölçülerine göre 15 Temmuz’u yazalım ve okuyalım. Bahse konu olan fanatizmden başlayalım. 


 

Fanatizm; herhangi bir düşünceye, kişiye ve gruba eleştirel düşünceyi askıya alarak aşırı ve ölçüsüz bir bağlılık göstermektir. Fanatizm; akletmenin ve adaletin devre dışı bırakılması, duyguların ve aidiyet hissinin mutlaklaştırılması anlamına gelir. Modernleşmenin getirdiği dinî fanatizm, bireyin dinî aidiyetini sorgulanamaz bir dini kimliğe dönüştürmesi ve bu uğurda hakikati arka plana atmasıdır.


İslâm ise bağlılığı: akletme hikmet ve vahiy ekseninde şekillendirir. Kur’an-ı Kerim; fanatizmin psikolojik ve sosyolojik temellerine dikkat çeker. Fetih sûresinde Hudeybiye anlaşması sürecinde müşriklerin tavrı betimlenir/tasvir edilir. “O zaman inkâr edenler, kalplerine cahiliye taassubunu yerleştirmişlerdi. Allah da Peygamberine ve müminlere sekinetini indirdi.” Ayette geçen “sekine” yani sükûnet, İtidal ve Allah’tan gelen ölçü ve dengedir. Sekînet; öfkeye dayalı körü körüne bir aidiyet duygusuna karşı tedbir ve cevaptır. 


 


Cemaatin ve insanımızın düştüğü/düşürüldüğü bu durum; hakikati değil, kendi tarafını yüceltmesidir. Halbuki Kur’an-ı Kerim: “Hakkı ayakta tutun, adaleti gözetin, bir topluluğa olan kininiz sizi adaletsizliğe sevk etmesin.” (5 Maide 8) buyurarak aidiyetten önce adaleti merkeze koyar. Bu da gösterir ki İslâm’da sadakat, ancak hakkın ve adaletin hizmetinde meşrudur. Taassup ise cahiliyenin kalıntısıdır. 


 

İslâm’da itaat esastır. Ancak bu itaat mutlak değil, sınırlı ve meşruiyet dairesindedir. Kur’an-ı Kerim’de itaatin ancak Allah ve Resulüne dayalı olduğu müddetçe geçerli olduğunu bildirir. Kayıtlı ve şarta bağlı itaat vurgulanır. Nitekim Peygamber Efendimiz: “Allah’a isyan olan bir konuda mahlûka itaat yoktur.” buyurmuşlardır.


Bu prensibin en açık örneği, Peygamberimizin bir seriyye (küçük askeri birlik) görevlendirmesi sırasında yaşanmıştır. Komutan askerlerine itaatsizlik yaptıkları gerekçesiyle ateş yakmaları ve ateşe girmelerini emreder. Askerler kararsız kalır. Medine’ye döndüklerinde yaşadıkları durumu Peygamberimize anlatırlar. 


Peygamber Efendimiz bu emri kesin bir dille reddeder.


“Eğer o ateşe girseydiniz kıyamete kadar o ateşte kalırdınız.” Bu hadis İslâm’da liderliğin sorgulanamaz mutlak bir otorite dönüşmesine izin verilmediğini göstermektedir. Peygamber Efendimiz; sorumluluk gerektirdiğini, itaatinde meşruiyet sınırlarıyla kayıtlı olduğunu öğretmiştir. Fanatik, taassuba kapılan yapılar ise bu sınırları siler süpürür. Liderlerini ise neredeyse masumlaştırır.


Sorgulamayı hainlikle eş tutar. 15 Temmuz’da yapılanlar 252 şehit verilmesine sebep olanlar; masum müdafaasız insanları acımasızca tankların altında bırakan, ihtilâllerde bile bombalanmayan TBMM’sini bombalayan, devletimizi yıkmaya, vatanımızı bölmeye, bayrağımızı indirmeye, dinimize uymaya değil, kendi koydukları ölçülere uydurup Batı uşaklığına götüren bir hareketin içinde bulundular. 


 

Üstelik bu hainliği, ihaneti yapanlar dindarlardı. Ama vahiy ve sünnet dindarlığı değil, fanatizmin emrindeki dindarlıktı. Bu katliamı yapanlar Besmeleyle silahı kullanan oturarak su içerek dindarlığını gösteriyorlardı. Allah ve Resulünün ölçülerinin emirlerinin, yasaklarının yerini Siyonizm’in emrindeki ABD ve ortakları olan Batı (İngiltere, Fransa, Yunanistan ve diğer Hilâl Haç mücadelesinde Haç’ın yanında bulunanlar) almıştı. Uydukları, tâbi oldukları güç de küfrün yanında olmaktı. 


 


Oysa İslâm; aşırılık din adına da olsa Allah ve Resulü tarafından reddedilmiştir. Peygamber Efendimiz: “Helak olanlar aşırı gidenlerdir” buyurmuştur. Burada aşırı gidenler ifadesi; dini zorlaştıran, kendi anlayışını mutlak doğru sayan ve bu doğrultuda başkalarını dışlayan kimseler için kullanılmıştır. Bu tarz kişiler; ibadetleri, yorumları, davranışlarıyla dini bir zorluk sistemine dönüştürürler.


Hâlbuki Rabbimiz. “…Allah sizin için dinde bir zorluk kılmamıştır…” buyurmuştur. Bu aşırı yapılar; sadece kendilerinin doğru yolda olduklarına inanır ve diğer müminleri dışlar. Hatta tekfir ederler. Böylece ümmetin birlik ve beraberliği bozulur. Müslümanlar birbirine düşman hâle gelir. Hepimizin bildiği ama uygulamadığı şu hadisi unutmayalım. “Kolaylaştırınız, zorlaştırmayınız. Müjdeleyiniz, nefret ettirmeyiniz.” 


 

İslâm’ın teklifleri, tavsiyeleri, emir ve yasakları uygulanmadan, hayata geçirilmeden kalıcı hiçbir meseleye çare bulunmaz. Hiçbir problem çözülmez. Kirletilen, ölçü ve dengeyi kaybeden kaybettirilen cemaatler, vakıflar, dernekler, STK’lar, gönüllü kuruluşlar kendi koydukları ölçü yerine ayet ve hadisleri merkeze alıp ona tâbi olurlarsa hem birey hem toplum bir istikamette tutulur hem de cemaat aidiyetlerini bir ölçüye bağlar.


Bu ölçülerin birincisi: Tevhit bilinci ve akletmedir. Allah; insana akletme potansiyeli vermiş ve “Hiç düşünmez misiniz?” buyurarak sürekli düşünmeyi teşvik etmiştir. Akletmenin dondurulduğu yerde fanatizm doğar. Peygamber Efendimiz; Akletmeyi ve istişareyi öne çıkarmıştır. Cemaat mensuplarına lidere değil, hakikate sadakat öğretilmelidir. İkincisi; Adalet ve takva merkezli topluluk inşasıdır. Bir yapının başarısı; bağlılarının sorgusuz itaatiyle değil, adalet-takva ve ahlakıyla ölçülür. Kur’an-ı Kerim’de şöyle buyurulur: 


 

“Ey iman edenler! Allah için hakkı ayakta tutan, adaletle şahitlik eden, kimseler olun.”  Üçüncüsü; ilimle temellenen dindarlıktır. Fanatizm cehaletin ürünüdür. İlme ve tahkike dayalı bir dinî bilinç, bilinçli itaati doğurur. Dördüncüsü; Cemaat ve ümmet farkının kavranmasıdır. Cemaatler, ümmetin içindeki araçlardır, amaç değildir. Bir cemaat, kendisini “tek kurtuluş yolu” olarak sunuyorsa bu sapmadır.


Kurtuluş; cemaate değil, Kur’an’a ve sünnete uyuma bağlıdır. Sonuç olarak; fanatizm sadece bir aşırılık biçimi değil, bir çürüme hâlidir. Bu çürüme akletmenin dondurulması, adaletin terk edilmesi ve dinin araçsallaştırılmasıyla ortaya çıkar. Fanatizme karşı en güçlü panzehir vahyin rehberliğinde akıl ve ahlakla inşa edilmiş sahih bir dinî bilinçtir.  

Haberle ilgili yorum yapmak için tıklayın.
x

WhatsApp İhbar Hattı

+90 (553) 313 94 23