• İSTANBUL
  • İMSAK
    00:00
    GÜNEŞ
    00:00
    ÖĞLE
    00:00
    İKİNDİ
    00:00
    AKŞAM
    00:00
    YATSI
    00:00
  • 0.0
  • 0.0
  • 0.0
Yaşar Değirmenci
Yaşar Değirmenci
TÜM YAZILARI

“Nebevi Ahlak”ı hayatımıza taşıyalım! Yaşayalım yaşatalım! (2)

04 Eylül 2026
A


Yaşar Değirmenci İletişim: [email protected]

“Nebevi Ahlak”ı hayatımıza taşıyalım! Yaşayalım yaşatalım! (2)

YAŞAR DEĞİRMENCİ

Birlik ve beraberliğin maddî ve manevî gücü

Fetihlerde gösterilen muazzam başarının arkasındaki sır neydi? Çöl şartlarında yetişmiş, teknik ve ekonomik bakımdan dönemin imparatorluklarının çok gerisinde olan bir topluluk, nasıl oldu da dünyanın kaderini belirleyen bir güç haline geldi?

Bu sorunun cevabı, Peygamberimizin inşa ettiği “Kardeşlik Hukuku” ve “Tevhid Birlikteliği”nde yatmaktadır. İslam öncesi Arabistan Yarımadası kabile asabiyetine dayanan, kan davalarının hiç bitmediği, parçalanmış ve dağınık bir yapıya sahipti. Resûlullah, Evs ve Hazreç gibi asırlardır birbiriyle kavgalı olan kabileleri Ensar kılmış; Mekke’den gelen Muhacirler ile Ensar arasında kurduğu “Muâhât” (Kardeşlik) müessesesiyle insanlık tarihinin en güçlü toplumsal dayanışma modelini ortaya koymuştur. Bu birlik ruhu, Ashab-ı Kiram’ın benliğini tamamen kuşatmıştı. Onlar, şahsi menfaatlerini, kabile taassuplarını ve dünyevi ikbal beklentilerini tek bir gaye uğruna kenara bırakmışlardı: Allah’ın dinini, O’nun adaletini ve merhametini yeryüzündeki tüm insanlara ulaştırmak (İ’lây-i Kelimetullah). Hadis-i şerifte yer alan ilahi ikaz, bu birliğin ne kadar hayati olduğunu açıkça ortaya koymaktadır:

“Rabbimden ümmetimi umumî bir kıtlıkla helak etmemesini ve dışlarından bir düşmanı üzerlerine musallat edip köklerini kazımamasını istedim... Rabbim buyurdu ki: ‘Onları umumi bir kıtlıkla helak etmeyeceğim. Dünyanın dört bir yanındakiler toplanıp üzerlerine gelseler dahi, dışarıdan bir düşmanla yok olmayacaklar. Ancak onlar kendi aralarında birbirlerini helak edecek, birbirlerini esir edeceklerdir’” (Müslim).

Bu nebevî ikaz bize gösteriyor ki; Müslümanlar kendi aralarında birlik ve beraberlik içinde hareket ettikleri sürece, dünyanın en büyük orduları bir araya gelse dahi onların hakikat hamlesini durdurmaya muktedir olamayacaktır. Asr-ı Saadet ve Hulefâ-yi Râşidîn döneminde elde edilen o eşsiz başarının itici gücü, Müslümanların birbirine bir binanın tuğlaları gibi kenetlenmiş olmasıydı; sağlam örülmüş bir duvar gibi kenetlenmiş saflar halinde… (61 Saf Suresi, 4).



Kültürel ve dinî hoşgörü: Müslümanlar girdikleri her beldede, şehirde yerel halkın dinine, diline, ibadethanesine ve mülkiyetine dokunmamışlardır. Kudüs’ün fethinde Hz. Ömer’in Hristiyan halka verdiği emannâme, insan hakları tarihinin en parlak sayfalarından biridir.

Kalıcılık: Fethedilen topraklardaki insanlar, Müslümanları birer işgalci olarak değil, kendilerini zalim yöneticilerden kurtaran adalet temsilcileri olarak görmüş ve kısa sürede kendi rızalarıyla kitleler halinde İslam’ı benimsemişlerdir. Mısır, Şam, Kuzey Afrika, Türkistan, İran ve Anadolu’nun bugün dahi İslam coğrafyasının sarsılmaz kaleleri olması, bu başarının kaba kuvvetle değil, kalplerin fethiyle gerçekleştiğinin en somut kanıtıdır.

Medeniyet inşası: Kısacık bir zaman diliminde ulaşılan bu geniş coğrafyada adalet mekanizmaları, posta teşkilatları, idari yapılar ve şehirleşme hamleleri kurularak kadîm medeniyetlerin birikimi tevhid potasında yeniden harmanlanmıştır.

Yeryüzünde hiçbir insana, hiçbir lidere ve hiçbir fikre; sadece 40 yıl gibi kısa bir sürede, çölün bağrından çıkıp çağın dev imparatorluklarını dize getirmek ve o topraklara bin yılı aşkın sürecek bir adalet ve huzur medeniyeti ekmek nasip olmamıştır. Bu durum, Peygamberimizin nübüvvetinin ve O’na verilen ilahi desteğin açık bir delilidir.


Asr-ı Saadet ve Dört Halife döneminin o mucizevi 40 yılında yakalanan ruh; kabileciliği reddeden ümmet bilinci, şahsi menfaatlerin önüne geçen adalet anlayışı, dünyanın dört bir yanına hayrı ve ilmi taşıma gayreti idi.


Bugün Peygamberimizin doğumunu anmak; yalnızca O’nun doğduğu geceyi yad etmek veya süslü cümlelerle O’nu övmekten ibaret olamaz. Gerçek anma, O’nun insanlığa çizdiği o devasa ufku yeniden kuşanmaktır. O’nun Medine’de temelini attığı ve ashabının 30 yılda dünyanın merkezine taşıdığı adalet, merhamet ve birlik vizyonunu günümüzün bilgi, teknoloji ve ahlak dünyasına yeniden uyarlamaktır.

Peygamber Efendimizin müjdesi hakikattir. O’nun rehberliğinde yetişen ilk nesil, “iman ve i’tisam” (sıkı sıkı sarılmak, bağlanmak, sımsıkı tutunmak ve sığınmak anlamlarına gelir. Dini bir terim olarak ise kişinin Allah’ın ipine, Kur’an’a ve Hz. Muhammed’in sünnetine hiçbir zaman kopmayacakmış gibi bağlanması, emirlerine sarılması ve bu sayede sapkınlıklardan korunması demektir.) birleştiğinde neleri başarabileceğini 5-6 milyon kilometrekarelik coğrafyayı adaletle kuşatarak insanlık tarihine altın harflerle kazımıştır.

(Allah’ın ipine sımsıkı sarılın, tefrikaya düşmeyin, Âl-i İmran 103) ve benzer pek çok ayetle de mü’minler sık sık uyarılmıştır.

Bu seneyi devriyede bizlere düşen sorumluluk; hadis-i şerifteki nebevî ufku doğru okumak, dışımızdaki engellerden ziyade içimizdeki tefrika unsurlarını bertaraf etmek ve Asr-ı Saadet ve Hulefa-i Râşidîn döneminin kısa sürede dünyayı değiştiren birlik ruhunu yeniden ihya etmektir. Zira zaman değişse de coğrafyaları dürerek insanlığa huzur getirecek olan yegâne hakikat; Resûlullahın izinden gitmek ve Peygamberimizin bıraktığı bölünmez kardeşlik mirasına sahip çıkmaktır. Peygamberimiz zaten Arafat’da Veda Hutbesi’nde: “Size iki şey bıraktım. Bunlara sarıldığınız sürece yolunuzu şaşırmazsınız: Allah’ın Kitabı ve Resulünün sünneti. 

(Devam edeceğim İnşallah…)


Haberle ilgili yorum yapmak için tıklayın.
x

WhatsApp İhbar Hattı

+90 (553) 313 94 23