İşgalci canavarın kuyruğuna basmak yeterli midir?
Son dönemde İngiltere’nin, siyonist işgal rejiminin Batı Yaka yani Batı Şeria bölgesindeki yahudi yerleşim merkezlerinde üretilen ürünleri boykot etme kararı alması bu arada bazı üst düzey yetkililerin, söz konusu yerleşim merkezlerine yerleştirilip Filistinlilere saldırılar düzenleyen yerleşimcileri “terörist” olarak tanımlaması önemli bir gelişme olarak gündemde yerini aldı.
İngiltere’deki mevcut yönetimin, siyonist işgalcileri ciddi şekilde kızdırdığı anlaşılan bu atağında yöneticilerin siyasi iradelerinden çok kitlesel tabandan gelen baskının önemli rolü olduğunu düşünüyoruz. İnsanlık artık siyonist vahşeti daha yakından tanımış ve teşhis etmiş durumda. Hatta siyonist vahşete karşı olmasından dolayı Filistin halkının varlık mücadelesini yakından inceleyen ve bu vesileyle İslamî duruşla tanışarak Müslüman olanlar bile var.
Geçtiğimiz Ağustos ayının başlarında, Süleymaniye’de Kültürlerarası İletişim Merkezi (KİM) Vakfı’nda, yeni Müslüman olmuş orta yaşın üstünde bir İngilizle tanıştım. Filistin konusunda oldukça duyarlıydı ve gördüğüm kadarıyla bu duyarlılığı onun İslam’la tanışmasının önünü açmıştı. Batı Şeria’daki “yahudi yerleşim merkezleri”ne yerleştirilen işgalci siyonistlerin “yerleşimci” olarak nitelendirilmesine şiddetle karşı çıkıyor ve bunlara “terörist” denmesi gerektiğini ısrarla vurguluyordu.
İşte bu duyarlılığın İngiltere’de hatta Avrupa genelinde günden güne geniş bir kitleye yayıldığını ve siyasi otoritelerin bu toplumsal gerçekliği gözden uzak tutamadıklarını söylemek mümkündür.
İngiltere’nin Batı Şeria bölgesindeki yerleşim merkezlerinde üretilen ürünleri boykot kararı ve buralara yerleştirilen yerleşimcileri de “terörist” olarak nitelendirmesi önemli bir adımdır.
Ancak işin ilginç tarafı, siyonist işgal rejiminin İngiltere’nin bu konudaki tutumuna misilleme yaptığı iddiasıyla yine ezilen Filistin halkına zarar verecek kararlar alması. Örneğin işgal rejiminin İngiltere’yi “Kiryat Gat”taki Uluslararası Yardım Destek Merkezi’nden çıkarma kararı almasından zarar görecek olan yine ezilen Filistin halkıdır. Bunun dışındaki tüm misilleme uygulamaları da birinci derecede Filistin halkına zarar verecek niteliktedir. Bir bakıma işgal rejimi İngiltere’nin kararını Filistin halkı üzerindeki baskı ve şiddetini artırmak için bir fırsat olarak değerlendirmektedir.
Bu durum karşısında asıl yapılması gereken işgalci siyonistlerin, Filistin halkı üzerindeki baskı ve şiddetini artırmasının önüne geçilmesi için müşahhas adımlar atılmasıdır.
Düşünün ki bir köpek bir çocuğa saldırmış ve onu dişleriyle ısırıyor, pençeleriyle hırpalıyor. Siz de bu köpeğe tepkinizi ortaya koymak için kuyruğuna basıyorsunuz. Ama o köpek, kuyruğuna basana sadece havlıyor; dişleriyle ise önündeki çocuğu daha şiddetli bir şekilde ısırmaya, pençeleriyle de daha şiddetli bir şekilde hırpalamaya devam ediyor. Oysa yapılması gereken sadece kuyruğuna basmak değil; bir taraftan kuyruğuna basarken diğer taraftan ağzını ve pençelerini de kontrol altına almak için gereken müdahalede bulunmaktır.
Eğer sadece kuyruğuna basmakla yetinir ve bunu aynı zamanda köpeğin hırpaladığı çocuğu güvenceye alma sorumluluğunuzu ihmal etmenin bir mazereti, gerekçesi olarak kullanırsanız bu sadece bir yanıltmadan ve saldırganlığın devam etmesini görmezden gelmenin üstünü örtmenin bir oyunu olmaktan öteye geçemez.
Ne yazık ki bugün, siyonist vahşete karşı durma konusunda samimi olduklarını düşündüğümüz bazı ülkeler dışındaki Avrupa ülkelerinin, siyonist saldırganlığa itiraz gibi kamuoyuna lanse edilen atakları da bunun ötesine geçmemektedir.
Bunun sebebi acziyet değildir. Samimiyet yoksunluğu, niyet eylem farklılığı, perdenin önüne yansıtılan görüntülerle arkasındaki derin devlet politikalarının birbirinden tamamen farklı olmasıdır.
Bunu, Filistin davasına, Filistin topraklarındaki siyonist vahşete duyarsız kalan Arap ülkeleri ve diğer İslam ülkeleri açısından çok daha kesin bir şekilde söyleyebiliriz.







