--°--:--
  • İMSAK--:--
  • GÜNEŞ--:--
  • ÖĞLE--:--
  • İKİNDİ--:--
  • AKŞAM--:--
  • YATSI--:--
  • --,--
  • --,--
  • --,--
Son Dakika
Köşe Yazısı

Zaman üzerine bir deneme

Latif Erdoğan
Latif Erdoğan
0

Zaman, Allah’ın yarattığı, harici vücut giydirilmiş nurani bir kanunu emridir. Akıl, şuur ve hayatı olmamasıyla ruhtan; vücudu harici giydirilmiş olması sebebiyle de diğer kanunu emrilerden ayrılır. Zaman nurani olduğu için baş gözüyle görülmez.

Zaman külli ve umumi; cüzi ve hususi olmak üzere ikiye ayrılır. Cüzi ve hususi zaman, “şeylere” külli ve umumi zamandan verilen pay ve süredir. İnsan suresinin ilk ayetindeki “dehr” külli, “hıyn” ise cüzi zamanı ifade eder.

Her varlık, bu kanunu emriyi kendi boyutunda farklı yaşar. Cinlerin zamanı yaşamaları farklı olduğu gibi meleklerin zamanı yaşamaları da farklıdır. Zaman kanununa bağlanmış her varlık için de bu farklılık söz konusudur.


 

Bitkilerin zamanı yaşamaları, hayvanların zamanı yaşamaları hep farklıdır. Hatta bu farklılık her bir nevi için de söz konusudur. Arslanların zamanı yaşamaları, kaplanların zamanı yaşamaları, kaplumbağanın zamanı yaşaması, kedinin, farenin zamanı yaşamaları hep farklıdır. Şahin zamanı farklı yaşar, kartal farklı yaşar, serçe, kırlangıç, kelebek, karınca farklı yaşar. Bu farklılığı bütün mikro organizmalar için de söyleyebiliriz.

Yine bu farklılık aynı nevin fertleri arasında da vardır. İki serçe aynı anda doğsalar, aynı anda ölseler bile yaşadıkları cüzi ve hususi zaman farklıdır. Bu durum insanlar için de böyledir. İkisi de aynı anda doğmuş, aynı anda ölmüş kırk yaşında iki kişi farz etsek, bunlardan biri kırk senede seksen senelik hususi zaman, diğeri otuz senelik hususi bir zaman yaşamış olabilir. Onun için, her insan kendi zamanını kendi yanında taşır, sözü gayet doğru bir tespittir.


 

Bazıları dakikayı dakika, saati saat, günü gün olarak yaşar. Bazıları ise dakikayı saat, saati gün, günü hafta, ay hatta yıl olarak idrak eder. (Bastı zaman) Ve yine hangi seviyede olursa olsun, ister ömürde bir kere, ister yılda bir kere, ister ayda, haftada, günde bir kere, isterse her an yaşasın “li zamanün” hakikatine ulaşanlar içinse, bekaya mazhar oldukları için, yaşadıkları  hususi zamanı hesaba sığdırmanın imkanı yoktur.

Cüzi ve hususi zaman hayatla doğrudan irtibatlıdır. Zaten zamana vücut veren de hayattır. Hayatın olmadığı yerde cüzi ve hususi zamandan da söz edilemez.


 

Bizim kader anlayışımızla da zamanın çok yakın alakası vardır. Allah’ın takdiri ve kün/ol emri cüzi ve hususi zamana takılıdır. Olacak olanlar zamanın seyrinde bu takdiri,  bu emri beklemek zorundadır. Zamanın seyri ve akışı içinde bu takdir ve emir geldiğinde “ol” emri verilmiş şey vücut bulur. Bu emir ulaşmadıkça bir şeyin vücut bulması mümkün değildir.

Hem külli hem de cüzi zamanın seyri ve akışı cebridir, yani Cenab-ı Hakk’ın yaratması (Kaderi mübrem) iledir. Fakat zamanın içinde vücut bulmuşların veya vücut bulacak olanların var oluşu bazen cebridir, bazen de bir şarta (kaderi muallak) bağlıdır. Bazen bu dış şart kavli, fiili dua olur, bazen talep ve istek olur, bazen zorunlu bir başka hal olur. Bazen de sebep veya sebepler olur. Bu şartlar yerine gelmediğinde de beklenen netice hasıl olmaz. Fakat Cenab-ı Hak isterse bu kuralını da değiştirir. Cebri lütuf denen adetiyle söz konusu şartlar devreye girmeden de neticeyi verir, yaratır.


 

O istediğini istediği şekilde yapar. Kaderdeki cebrin bağlayıcılığı bizim içindir. O’nu hiçbir kural, hiçbir kanun bağlayamaz. O asla bir şeyi yapmaya ve yaratmaya mecbur değildir. Mucib-i bizzat düşüncesi batıldır, esassızdır. Çünkü O mutlak hakimdir. İsterse önceki takdirini tebdil eder değiştirir. İsterse aynen vaki kılar. Hangi şekilde olursa olsun bu takdir yine O’nun takdiri olmuş olur.

Ruh, hususi zamanı her alemde farklı yaşar. Şehadet aleminde yaşanılan zaman farklı olduğu gibi misal alemi, berzah alemi gibi alemlerde yaşanılan zaman da birbirinden farklıdır. Kur’an-ı Kerim bu farklılığa “bir yılı sizin saydığınız elli bin yıl (Mearic, 4),  bir yılı sizin saydığınız bin yıl (Hac, 47) gibi ifadelerle işaret eder.


 

Buradaki farklılığı külli zamanda değil hususi zamanda ve yaşanılan alemde, yaşayan nesnede aramak gerekir. Yani izafi olan külli zaman değil, o yerde yaşanılan hususi ve cüzi zamandır. Zamanı, fiziki zaman, metafizik zaman, ilahi zaman gibi tasnife tabi tutmak yine yaşanılan hususi zamanla alakalıdır, külli zamanla alakalı değildir.

Nitekim, Hz. Üzeyr, berzah aleminde bir gün veya daha az bir süre yaşamış olmasına rağmen alemi şehadette bu yüz seneye mukabil gelmiştir.(Bakara, 259) Yine ashab-ı kehf, bir gün veya daha az yaşadıkları berzah uykusundan uyandıklarında bedenlerinin bulunduğu alem-i şahadettin üzerinden üç yüz dokuz yıl geçmiştir. (Kehf, 19)

 Bir hadis-i kudside “Ademoğlu beni üzer, zamana söver, halbuki zaman (dehr) benim” denilmesi, zamanı onurlandırma adına söylenmiş sözdür. Buna teşrif tariki denir. Yani, dehrin kıymet ve değerini bildirmek içindir ki Cenab-ı Hak dehri kendisine izafe etmiştir. Yoksa gerçek anlamda Cenab-ı Hak zamandan münezzeh olduğu gibi zaman olmaktan da münezzehtir. Zamanın dışında ve zaman üstü olmak da sadece O’na mahsustur.

Yorumlar

Yorum yazın

0/1000

Yorumlar editör onayından sonra yayınlanır.

Bu içeriğe henüz yorum yapılmamış

İlk yorumu siz yazın — yukarıdaki formu kullanabilirsiniz.

Latif Erdoğan Diğer Yazıları

Hepsini Görüntüle