Osmanlı Türkü’nün Kızıldeniz, Doğu Afrika hâkimiyeti siyâseti (2)
22 Ocak 1517’de Ridâniye Meydan Muharebesi ile Kâhire kapılarını açan Yavuz Sûltân Selim
Temmuz ayına girildiğinde hâlâ Kahire'de bulunuyor; o güne kadar Yemen, Sudan elçileri gelip biat ettikleri halde, biat etmeyen Mekke Emir’i Şerif II. Berekât'ı bekliyordu. Gelmediği takdirde o tarafa doğru yönelecekti.
Nihayet 6 Temmuz 1517 Pazartesi günü Mekke Şerifinin oğlu Ebû Numeyy gelip huzura çıktı. Yanında Mekke - Medine'nin anahtarlarıyla birlikte Kâbe ile Ravza-ı Mutahhara'nın anahtarlarını, Hırka-ı Şerif ve Sancak-ı Şerif'inde içinde bulunduğu kutsal emânetleri ayrı ayrı takdim etti.
Sıra bölgeye devlet idâresini kurmaya gelmişti. Yavuz Sultân Selim Hân Mısır’dan ayrılmadan (Mısır’da 7 ay, 23 gün kalmıştır) bu işi bitirmek istiyordu. önce, Bingazi'den Yemen'e idârî ve askerî teşkilâtı tamamlayarak Suâkin (Sevakin) Adası dâhil, Kızıldeniz’in doğu ve batı kıyılarını net olarak kendine bağladı. Yemen'e de Çerkes İskender Paşa'yı ilk Beylerbeyi olarak gönderdi.
Hicaz Beylerbeyinin merkezi olarak da Cidde'yi belirlemişti. Fakat Mekke-i Mükerreme ile ve Medine-i Münevvere’ye de sınırlı sayıda da olsa Türk Askeri yerleştirdi. Böylece Kızıldeniz Türk gölü haline gelmişti.
Ardından Nübye’de yâni şimdiki Sudan’da (Nil Nehrinin altı şelâlesinin ikincisine gelmeden başlayan Halfa Vadisinin güneyi Sudan topraklarıdır ve Nübye ‘Nubya’ diye adlandırılırdı); önemli yerleşim yerleri olan Asvân’a, İbrim’e ve Say’a Türk Birlikleri ile göçebe Türkleri yerleştirdi ki, şu anda Sudan'da yaşayan Brâbre Kabilesi bu Türklerin çocuklarıdır.
Yine bu birliklerde görev yapanların aile ve torunları 19’uncu asır sonlarına kadar soylarını ve dillerini muhafaza etmişlerdir. Şimdiki Berber Şehri yakınlarındaki Guzz (Oğuz) şehri Nübye (Sudan) Eyâleti’nin merkeziydi.
Türk nüfus Sudan’a asker, idareci ve tüccar olarak inmiş ve giderek artarak özellikle Kavalalı’lar döneminde hatırı sayılır bir sayıya ulaşmıştır. Habeş Eyâleti’nin sınırları ise, Mısır Eyâleti’nin güneydoğusundan başlıyordu. Çünkü Sudan’ın Kızıldeniz kıyıları Habeş Eyâleti’nin parçasıydı. Burada bulunan Sevakin Habeşistan’ın Sancak merkezlerindendi. Hatta bâzen de Habeş Eyâleti’nin merkezi görevini üstleniyordu.
Habeş Eyâleti, Habeşistan topraklarını kapsamakla birlikte, şimdiki Eritre ve Somali’yide kapsıyordu. Osmanlı sınırlarının zirveye ulaştığı dönemde Habeş Eyâleti; Sevakin, Bor, Sam, Andiya, Matrer, Hindiyye, Sarâve, Akik, Harkik ve Musavva Sancaklarından ibaretti.
Eyâlet Merkezi; Beylerbeyi Özdemir Paşa dönemi hariç, şimdiki Eritre’de bulunan Musavva idi. Ancak Habeş Beylerbeyi bâzen şu an Sudan’da bulunan Sevakin’de de otururdu.
Özdemir Paşa 5 Temmuz 1555’te ilk Beylerbeyi olarak atandığında Habeşistan içlerinde bulunan Debarva’yı eyâlet merkezi olarak kullandı. 1560 yılında vefât edince burada yaptırdığı camiinin haziresine defnedilmişti. Ancak yerine atanan oğlu Osman Paşa, hem eyâlet merkezini, hem de babasının kabrini yeni eyâlet merkezi yaptığı Musavva’ya taşıdı.
Bir ara; Mehas, Elvah ve Kusayr sancakları bağlanarak İbrim şehride eyâlet merkezi yapılarak Hızır Paşa Beylerbeyi olarak atanmışsa da, 1 yıl, 10 ay, 11 gün sonra yeniden lağv edilmiştir.
Habeşistan ve Eritre’nin büyük kısmı özellikle putperest Habeş halkı Özdemir ve oğlu Osman Paşalar dönemlerinde İslamiyet’le tanışarak Müslüman oldular. Daha önce Yemen Beylerbeyi iken Habeşistan’a yaptığı seferlerde Habeşistan’da tanınmaya başlanan Özdemir Paşa, Habeşistan Beylerbeyi olduktan sonra Habeş Kralı Glavdevos’u meydan muharebesinde yenmiş ve o savaşta kral ölmüştü.
Glavdevos’un yerine geçen kardeşi Minas ise başka bir savaşta esir edilerek Yemen’de Zebid şehrinde hapse atıldı. Affedilince yeniden savaş meydanlarına çıktıysa da bu kez de Osman Paşa, 20 Nisan 1562 Enderta meydan savaşında perişan etti. Böylelikle Habeş Hristiyanları güneybatıya doğru itildiler.
Hazreti Neçâşi’nin ülkesi Habeş yaylalarının kesin olarak Türk hâkimiyetine girmesi, Hızır Paşa’nın 1580’de Harkiko’da, 1582’de ise Debarva meydan muharebelerinde Habeş Ordusunu fena şekilde ezmesinden sonra gerçekleşti.
Hem Özdemir Paşa Doğu Afrika’da özellikle Habeşistan’da büyük bir efsâne haline geldi ve asırlarca unutulmadı. Hemde Kızıldeniz tam bir kapalı Türk Gölü halini almıştı. Tâki 1778 tarihinde İngiliz ticaret gemilerine izin verilinceye kadar bu durum böyle devam etti.
1865’te Musavva’nın nüfusu 10 bin iken, üç camisi bulunan Sevakin’de 8.000 nüfus yaşıyordu. Nüfusun çoğu yerli halkla evlenen Türk’tü ve Türkçe konuşuluyordu. Harar vilayeti ise Osmanlı’ya tâbî bir belde iken, 1875’te Harar’a giren Rauf Paşa burayı doğrudan Türkiye’ye bağlamıştı.
Ayrıca Amhara bölgesinde bulunan Mavi Nil’i besleyen 84 km. uzunluğunda ki Tana Gölü’nün hemen üstünde bulunan Gondar Emirleri de her yıl Türkiye’ye bağlı olduklarını teyid eden belgelerini İstanbul’a gönderiyorlardı. Bundan başka Amhara’nın büyük bir bölümü de Osmanlı’ya bağlı idi.
1877’de İngiltere, bütün Aden Körfezi sahilleriyle birlikte Cafer Mazhar Paşa’nın 1867’de Türk Bayrağı çektiği Dante Burnuna (Dante Burnu, Doğu Afrika'da Somali sınırları içinde yer alan Ras Hafun yarımadasının geçmişteki İtalyan sömürge dönemindeki adıdır) kadar Kuzey Somali’nin Türk Toprağı olduğunu kabûl ederek bunu açıkladığında, Kenya’ya kadar olan Güney Somali’de Osmanlı tabîiyetinde bulunuyordu.
Hatta Somali ile Mozambik kıyıları arasındaki bugünkü Tanzanya ve iç taraftaki Kongo’ya kadar olan topraklar bile Uganda dâhil, Türk Hâkânına çok sıkı bağlı olan Umman Sultânlığı ve Zengibar Sultânlığı üzerinden Türkiye’ye bağlı idiler.
Fakat bir müddet sonra İngiltere ağız değiştirerek, kıyılardaki Osmanlı Hâkimiyetini tanıdığını, ancak iç bölgelerin başka bir devletin toprağı olamayacağını açıkladı. Yetmedi, Yemen’in Aden Şehrinin tam karşısında Somali Boynuzuna doğru olan Berbera limanını 1884’te ele geçirdi.
Bunu gören Fransa ve İtalya bölgeye üşüştüler. Fransa, sonra kuracağı Cibuti Devletçiğinin temelini atmak üzere, Cibuti ile Obok arasında bulunan Tacûra (Tadjourah) iskelesini işgâl etti. (Kızıldeniz ile Hint Okyanusu’na erişimi kontrol eden Cibuti kâğıt üzerinde devlet(çik) ilân edilerek Fransa’ya bağlanmış, yüzde 96’sı Müslüman Cibuti Devleti 1977’de Fransa’dan bağımsızlığını ilân ettiğinde Fransa en büyük üssünü buraya kurmuştu. Sonradan ABD, Çin, Japonya ve İtalya’da askeri üsler kurdu. Ancak, Cibuti Hükümeti, bütün İslâm Coğrafyası ile mazlûm ülkelerin hâmisi olan Türkiye’nin de talep etmesi halinde ülkelerinde askeri üs kurabileceğini, bölge güvenliği açısından bunu önemsediklerini belirtmişlerdir.)
İtalya ise, önce Eritre’nin en güneyinde bulunan Assab Limanına asker çıkardı, ardından yaklaşık 600 km. kuzeydeki Habeş Eyâlet Merkezimiz olarak asırlarca elimizde olan Musavva’yı İngiliz desteğiyle işgâl etti.
Musavva’da Türk Bayrağı’nın indirilmesi ve küçük Türk Birliğinin Mısır’a gönderilmesi İstanbul tarafından şiddetle protesto edildiyse de, Rus’larla yaptığımız 93 harbi (1877-78 Rus Savaşı) sonrası 13 Temmuz 1878’de imzaladığımız Berlin Antlaşması kulislerinde İngiltere, Fransa, İtalya arasında paylaşılmıştı.
Böylelikle Kızıldeniz’in Arabistan tarafı 1. Dünya Savaşı sonuna kadar elimizde kalacak olmasına rağmen, Kızıldeniz’e üç ülke daha yerleşmiş oldu. İtalya 1896’da Eritre işgâlini tamamladığında, ele geçirdiği Güney Somali ile arasında İngiltere ve Fransa işgâl toprakları vardı.
İtalya bununla yetinmedi daha güneye indi. Daha önce kiraladığı Mogadişu ve Merka limanlarını işgâl ettiğini duyurdu. Durum gittikçe vehâmet kazanıyordu. Türk Hâkânı Sultân Abdülhamid Hân daha fazla kayıtsız kalamazdı. Silahla mücadele edecek durum İçin şartlar müsait değildi, ancak diplomatik stratejik dehâsını kullandı.
Önce annesi Habeş, babası Osmanlı olan çocukları Türk tebâsı sayarak onlara itibarlı Türk pasaportu verdirmeye başladı. Ardından 1896’da Orgeneral Sâdık Paşa’yı, kendi yâveri Binbaşı Tâlip Bey ve Korumalarından Yasin Çavuş’la birlikte Habeşistan’ın kalbi konumundaki Harar’a gönderdi.
Anadolu’lu Türklerle birlikte 40 bin Harar’lı Müslüman, Halife Hazretlerinin bu önemli elçisi için ayağa kalktı. Zâten Abdülhamid Hân adına hutbe okutan Habeş Kralı Sâdık Paşa’yı İmparatorlara has protokolle karşıladı. Halk, şu anda olduğu gibi kalben Türkiye’yi tutuyordu. Bölgedeki bu gezi üç ay sürmüş ve bölgenin Türkiye’nin yanında olduğu fiilen gösterilmişti.
Somali’de de durum farklı değildi. Birinci dünya savaşı başlayınca İngiliz ve İtalyanlara karşı nefret giderek artmıştı. Enver Paşa fırsatı kaçırmadı. Bölgeye gönderdiği Teşkilât-ı Mahsûsa elemanları önderliğinde Molla Seyyid Muhammed’i 1915 Ocak ayında İngiliz ve İtalyanlara karşı ayaklandırdı. Enver Paşa ayaklanmayı başlatmadan önce bol miktarda silah göndermiş, yetmemiş Bâb-ı Âli’ye, (Türk Hükümetine) bütün Eritre ve Somali’nin Türk toprakları olduğunu bütün dünyaya ilân ettirmişti.
Bu operasyonel taktik işe yaramış, böylece ayaklanmanın ardından İngilizlerin Somali hâkimiyeti sona ermişti. Halk bugün olduğu gibi Türkiye’nin yanında olduğunu o günde göstermişti.
Gümümüz Türkiye’sinin o bölgede yaptığı girişimlerden rahatsız olan yerli işbirlikçiler, devlet aklı’nın faaliyetlerini kesmek için “Somali’de ne işimiz var” nârâları atmış, fakat Sayın Cumhurbaşkanımız Recep Tayyip Erdoğan’ın o bölgedeki kararlı duruşunu etkiliyememişti.
Nihayet yapılan anlaşmalarla Türkiye, F-16 savaş uçakları, zırhlı araçlar ve eğitmen subaylarımızın bulunduğu askeri üssümüzün dışında, Mogadişu'nun 60 km kuzeyindeki sahilde Warsheikh bölgesinde kendi uydularını ve roketlerini bağımsız bir şekilde uzaya fırlatabilmesi için bir uzay limanı inşa etmektedir.
Şimdi birileri soracak, bu iş için 350 milyon doları niye Somali’ye yatırıyoruz Türkiye'de niçin yapmıyoruz diye. Uzman mühendislerimizin yerinde tesbiti şöyle; birincisi Ekvatora yakın yerlerden uydu fırlatmak (Ekvator’a 275 km.) daha az yakıtla daha fazla yük taşır. İkincisi fırlatma sırasında ayrılan parçalar dünya dönme istikametine göre okyanusa düşer yerleşim yerlerine düşmez. Üçüncüsü 12 ay elverişli havanın varlığı. Dördüncüsü hava ve deniz trafiğinin düşük olması. Beşincisi, tamamlanmak üzere olan “TÜRKSAT 7A” uydusunu ve sonrasını roket kiralamadan kendi fırlatma sistemimizle göndermek isteyişimiz.
Bunların dışında Türkiye'nin geliştirdiği ve sahip olduğu ilk 6.000 km. menzilli kıtalararası balistik füze “Yıldırımhan” ve Mach 5 sınırını aşarak saatte 6.600 km hızla 3.000 km.’yi vuran hipersonik “Tayfun-4” gibi füzelerin testlerinin de buradan yapılacak olması. Ayrıca sadece bizim değil, başka ülkelerin uydularını da fırlatarak ticari gelir elde edilmesi gibi sebeplerle 2027’de hayata geçireceğiz inşaallah. Sonrası mı..? Bekle bizi dünya geliyoruz. “21. YÜZYIL TÜRK ASRI OLACAKTIR” ve bunu kimseler engelleyemeyecektir.







