Tezatlar coğrafyası
İkinci Dünya Savaşı’ndan bu yana küresel sistemin gördüğü en sert ve çok boyutlu sıkışmayı, enerji ve ticaretin şah damarlarında yaşıyoruz. Bugün karşı karşıya olduğumuz tablo, Yemen’deki bir iktidar mücadelesinin veya Suudi-Husi hattındaki gerilimin sınırlarını çoktan aştı. Hürmüz Boğazı fiilen tıkanmıştı; şimdi buna Yemen kıyılarındaki Babülmendep Boğazı da eklendi. Bu iki noktanın aynı anda kilitlenmesi, küresel ticaret ve enerji hatlarında "çift boğaz ablukası" gerçeğini doğurdu. Stratejistlerin uyardığı gibi; Hürmüz ve Babülmendep’i kontrol edenler, nükleer silaha gerek kalmaksızın küresel ekonomiyi rehin alabildiğini acı bir tecrübeyle gözler önüne seriyor.
Riyad’ın Tarihi Yanılgısı
Krizin bu noktaya tırmanmasında, Suudi Arabistan’ın geçmişte yaptığı stratejik hesap hataları var. Riyad yönetimi, genel çerçevede en büyük varoluşsal tehdit olarak “Siyasal İslam’ı” ve “Müslüman Kardeşler” hareketini kodlamıştı. Bu ideolojik refleksle, Yemen’deki Müslüman Kardeşler gibi yapıları zayıflatmak adına, kuzeydeki Zeydi kökenli Husilere alan açtı; hatta dolaylı bir göz yumma politikası izledi.
Lakin evdeki hesap çarşıya uymadı. İran’ın desteğini arkasına alan Husiler, yerel köklerini bölgesel bir askeri kapasiteyle tahkim ederek etkili bir güce ulaştı. Tahran’ın stratejik aklıyla beslenen bu yapı; Suudi Arabistan’ın güneyini, kritik petrol tesislerini ve Doğu-Batı boru hatlarını doğrudan hedef alan bir kabusa dönüştü. Riyad yönetimi, varoluşsal bir korkuyla "Siyasal İslam"ı tasfiye etmeye çalışırken, sınır dibinde kendi güvenliğini dinamitleyen uzlaşmaz bir silahlı aktörün önünü açtı böylece.
Maskat Paradoksu
Gazze’de yaşanan soykırım ve Arap rejimlerinin bu vahşet karşısındaki yetersizliği, bölgedeki dengeleri altüst etti. Filistin davasına yeterli tepkinin gösterilememesi halklar nezdinde derin bir meşruiyet krizi oluştururken, bu boşluğu Husiler ustalıkla doldurdu. Kızıldeniz’de İsrail, ABD ve Batı hedefli eylemlerle kendilerini "yerel bir milis güç" olmaktan çıkarıp, Batı emperyalizmine karşı direnen bölgesel bir aktör konumuna taşıdılar.
Ancak sızan gizli diplomasi trafiği madalyonun diğer yüzünü ifşa etti. Söylemlerini "Amerika’ya ve İsrail’e ölüm" üzerine kuran Husilerin, Maskat’ta ABD’li diplomatlarla gizlice masaya oturduğu; Amerikan ve İsrail gemilerine dokunmama garantisi verip hedef tahtasına yalnızca Suudi Arabistan’ı koyduğu anlaşıldı. "Büyük Şeytan"la yapılan bu pazarlık Husilerin pragmatizmini ele verirken, Washington’ın da çıkarları söz konusu olduğunda müttefiki Riyad’ı nasıl bir kalemde harcayabildiğini gözler önüne serdi.
Dini Otoritelerin Araçsallaştırılması
Bu krizin en acı yönü, bölgesel rejimlerin bu edilgenliği meşrulaştırmak için dini otoriteleri hoyratça araçsallaştırmasında yankı buluyor. "Protesto kültürü yoktur" kılıfıyla "ulul-emr" kavramı körüklendi. Resmi ulema Gazze karşısında halkı pasifize etmek için adeta yarıştı: "Cihat devlet başkanının kararıdır, Allah size Filistin’i değil, necasetten tahareti ve namazın sünnetlerine uyup uymadığınızı soracak!" Ancak sıra Yemen'e geldiğinde bambaşka bir çehreye bürünen bu ikiyüzlülük, sosyal medyada acı bir hicivle alaya alınıyor: "Madem Gazze’de sadece sünnetten mesuldük, şimdi ne oldu da Yemen’e karşı savaşa çağrılıyoruz?" Bu çarpık tezat, Orta Doğu’daki savrulmanın vehametini gözler önüne seriyor.
Aslında bu tablo, Osmanlı sonrasında bölge yönetimlerinin tutarlı ve ilkeli bir duruş geliştirememesinin özetini sunuyor. Batı’nın "fundamentalist", Arap rejimlerinin ise kendi içindeki refleksleri bastırmak için "mutatarrif" (aşırılıkçı) olarak yaftaladığı bu zihniyet, bölgeyi ABD-İsrail eksenli küresel tahakkümün kucağına itti.
Ankara’nın konumu
Bugün Orta Doğu, tam anlamıyla bir tezatlar coğrafyası. Husiler güya İsrail ve ABD karşıtı bir direniş ekseniyken, bir anda onlarla zımni işbirliği geliştirebiliyor. "İran tehdidi" paranoyasıyla ABD’nin yörüngesine giren Suudi Arabistan, kriz patlak verdiğinde yapayalnız ve çaresiz kalıveriyor. Gazze’ye yardım etmemek için "ulul-emr" formülleriyle kitleleri pasifize eden rejimler, gün gelip İran ve Husi tehdidiyle yüzleştiklerinde aynı müttefiklerinin vefasızlığıyla sarsılıyor. Mısır’ından BAE’sine kadar tüm başkentler bu kısır döngüyü dönüp dönüp yaşıyor.
Bu çok bilinmeyenli denklemde ellerini ovuşturan aktörlerin başında İsrail geliyor. Arap ülkelerinin içine düştükleri bu manzara, Tel Aviv’e izlemesi konforlu jeopolitik bir iklim sunuyor.
Ankara, bu kaotik denklemi büyük bir dikkatle okuyor; çok katmanlı, temkinli ve rasyonel bir denge politikası izliyor. Türkiye, bugün bölgede diyalog zemini en güçlü ülke konumunda. Bir yandan Kızıldeniz’in ve Somali gibi kritik stratejik hatların güvenliği için Suudi Arabistan’la işbirliği zeminini korurken, diğer yandan İran’la köprüleri atacak kör bir cepheleşmeyi önlüyor ve krizin çözümünde kilit bir denge unsuru olarak öne çıkıyor.
Sonuç olarak; Hürmüz ile Babülmendep kıskacında sıkışan coğrafya, dışarıdan dayatılan vekalet savaşlarının ve emperyal planların acı faturasını bugün ödüyor. ABD-İsrail ekseni ile İran hesaplaşması sürerken, bir anda kendimizi Suudi-Husi gerilimiyle Müslüman coğrafyanın birbirine namlu doğrulttuğu trajik bir eşikte bulduk. Sahi, biz nereden nereye geldik?







