• İSTANBUL
  • İMSAK
    00:00
    GÜNEŞ
    00:00
    ÖĞLE
    00:00
    İKİNDİ
    00:00
    AKŞAM
    00:00
    YATSI
    00:00
  • 0.0
  • 0.0
  • 0.0
Refik Tuzcuoğlu
Refik Tuzcuoğlu
TÜM YAZILARI

Keçiören alarmı

05 Eylül 2026
A


Refik Tuzcuoğlu İletişim:

Keçiören alarmı

REFİK TUZCUOĞLU 

Ankara Keçiören Belediyesi’nde yürütülen uyuşturucu taramasının sarsıcı bilançosu kamuoyuna yansıdığında, hadiseyi sıradan bir yerel yönetim vakası sayanlar fena hâlde yanıldı. Teste tâbi tutulan 213 çalışandan 171’inin pozitif çıkmasıyla beliren o dehşet verici tablo, kesinleşen vakalar ve peş peşe gelen görevden el çektirmeler; su yüzeyinde kalan buzdağının yalnızca küçük bir parçası.

Keçiören, başkentin sosyolojisinde muhafazakâr duyarlılığın sembol merkezlerinden biri. Böylesi bir zeminde görev yapan personelin büyük bir kısmında sentetik zehirlerin izine rastlanıyorsa, artık hiçbir kesimin "bize dokunmaz" deme lüksü yok. Ortadaki acı bilanço, sahte bir korunaklılık vehmiyle avunan herkesin yüzüne inen sert bir tokattır.

Asıl ürpertici sual ise şu: Keçiören bu cerahate neşter vurma cesareti gösterdi; peki ya diğer belediyeler ne durumda? Daha da hayati olanı; kamu-özel ayrımı gözetmeksizin kapsamlı bir tarama yapılsa nasıl bir manzara ile yüzleşiriz? Zira uyuşturucu, hangi zaviyeden bakarsanız bakın, doğrudan bir millî güvenlik ve karşı istihbarat meselesidir.


Hedef şahsı devşirmede “zafiyet avcılığı” yapmak, istihbarat doktrinlerinin en kadim kuralıdır. Zihni ve iradesi uyuşturucuya rehin düşmüş bir kamu görevlisi yahut kritik bir mühendis, yabancı servislerin zahmetsizce ağına düşüreceği açık bir hedefe dönüşür. Nitekim Soğuk Savaş döneminde KGB’nin Fransız Büyükelçisi Maurice Dejean’ı alkol ve uyuşturucuyla harmanlanan bir şantaj tuzağına çekmesinden, CIA’in kimyasalları zihin kontrol silahına dönüştürdüğü MK-Ultra operasyonlarına kadar istihbarat tarihi bu ibretlik vakalarla dolu.

Bugün ise tehlike karanlık ağların (Dark Web) dehlizlerine kadar indi. Sanal dünyada bıraktığı dijital izlerle köşeye sıkışan ya da kriz anında tek gayesi bir sonraki doza ulaşmak olan bağımlı bir zihin, en kritik sırları masaya sürmekten çekinmez. Aklını kimyasala teslim eden kişi, artık vatanına değil, krizini dindirecek efendisine hizmet eder. İstihbarat lügatinde uyuşturucu, iradeyi sıfırlatan mutlak bir teslimiyet kapısıdır. Üstelik bu rehin zihinler, organize suç örgütlerinin elinde her türlü kirli iş için sahaya sürülen birer aparata dönüşüyor. Muhakemesini ve vicdanını yitiren müptela; şantajdan tetikçiliğe kadar mafyatik yapıların pervasızca kullandığı kör bir "suç makinesi" olup çıkıyor.


Peki, insanı bu felakete sürükleyen basamaklar nereden başlıyor? Sahadan gelen veriler, zehrin kapısını aralayan ilk eşiğin bilhassa alkol olduğunu haykırmakta. Tıbbın "geçiş maddesi" dediği bu süreçte insanın "hayır" deme kabiliyetini ve irade frenini ilk devreden çıkaran unsur alkol. 

İşte tam bu noktada, içkiyi "çağdaşlığın olmazsa olmaz ritüeli" gibi takdim eden seküler aymazlığın vebali büyük. Bir kadeh içkiyi reddeden insanı "bağnaz/tutucu" yaftasıyla aşağılayan zihniyet, insanın en kıymetli cevheri olan aklını uyuşturmayı "ilerleme" zanneden feci bir mantık garabetidir. O ilk ahlakî ve zihnî savunma hattı kırıldığında, sentetik felaketlerin kapısı da ardına kadar açılıyor. 

Modern psikolojinin "zafiyet sarmalı" dediği bu basamaklı düşüşü, bizim medeniyet havzamız Hârût ve Mârût kıssasıyla anlatır. Menkıbede insanların günahlarını kınayan iki melek nefisle sınandığında, akıllarınca en hafifi saydıkları kadehi tercih eder. Ne var ki aklı alkolle perdelenen o varlıklar; sarhoşluğun peşinden zinaya, cinayete ve ihanete sürüklenerek Babil Kuyusu'na yuvarlanır. İmam Gazâlî ve Hazreti Mevlânâ bu meşhur menkıbeyi zahirî bir hadiseden öte, insanın iç dünyasındaki melekî cevher ile nefsin çatışmasının sarsıcı bir sembolizmi olarak okur. 


Mesnevî’deki irfani idrake göre beden kafesine inmiş her insan, aslında bu çetin imtihanın muhatabı. Gazâlî’nin üzerinde titrediği "aklın muhafazası" ilkesi tam burada düğümleniyor. Muhakeme o ilk kadehle bir kez perdelendiğinde, insan her türlü kötülüğe açık hâle gelir. Hazreti Mevlânâ’nın ihtar ettiği Babil Kuyusu ise mitolojik bir mekân değil; iradesini sarhoşluğa kaptıran insanın bizzat kendi nefsine, yani içindeki dipsiz kuyuya tutsak düşmesidir.


Amerikalı sosyolog Oldenburg’un dikkat çektiği "Üçüncü Mekân" arayışı tam bu eşikte belirginleşiyor. İnsan yalnızca ev ve iş yeri arasında mekik dokumaktan ibaret bir varlık değil; statülerden arınarak nefes aldığı, ruhuna anlam katan üçüncü bir adrese muhtaç. Ne var ki bugünün dünyası bu alanları tüketim mabetleriyle ve gece hayatının zehirli ışıltılarıyla kirletti. Oysa bizim medeniyetimiz asırlar boyu dergâhlar, ahi ocakları, ilim ve edebiyat meclisleri ve kıraathanelerle bu ihtiyacı muazzam birer manevi sığınağa dönüştürmüştü. Kapısında rütbelerin soyunulduğu, aynı çorbaya kaşık sallanan, muhabbet ve hikmetle ruhun doyurulduğu o ocaklar; insanı uyuşturan sahte hazlara karşı korunaklı birer kaleydi. Bugün o korunaklı ocakların yerini dolduracak sahici mekânlardan mahrumiyet, gençliği bu derin boşlukta zehirli tuzaklara karşı savunmasız bırakıyor. Bu sebeple uyuşturucuyla mücadele, sokaktaki üç beş torbacıyı yakalamaktan ibaret bir asayiş vakası sayılamaz.

Keçiören’de çalan alarm, hepimizin kapısına dayanan yangının açık habercisi.

Haberle ilgili yorum yapmak için tıklayın.
x

WhatsApp İhbar Hattı

+90 (553) 313 94 23