--°--:--
  • İMSAK--:--
  • GÜNEŞ--:--
  • ÖĞLE--:--
  • İKİNDİ--:--
  • AKŞAM--:--
  • YATSI--:--
  • --,--
  • --,--
  • --,--
Son Dakika
Köşe Yazısı

Suriye’ye bir de buradan bakın

Refik Tuzcuoğlu
Refik Tuzcuoğlu
0

Toplumsal hafızamızda hem derin bir hüznü hem de ince bir yabancılaşmayı barındıran buruk bir kavram vardır: "Almancı".

Almanya yollarına düşen kuşaklar ne kadar çabalarlarsa çabalasınlar sokaktaki Alman için hep birer "yabancı" olarak kaldılar. Memlekete adım attıkları her tatilde değişen hayat tarzları yüzünden bu kez öz insanları tarafından "Almancı" diye anıldılar. Ne oraya tam anlamıyla kabul edilebildiler ne de buraya sığabildiler... Göç sosyolojisinin "Kuşaklar Arası Kültürel Arafta Kalma" ya da "Aidiyet Travması" dediği o sarsıcı ruh hâli, bugün yanı başımızda bir kez daha tekerrür ediyor. Nerede mi? Suriye’de. 

Hafta sonu, her anı hafızama mıhlanan bir Suriye seyahatinden döndüm. Karşılaştığım tablo, yalnızca varil bombalarıyla enkaza çevrilen ve küllerinden doğmaya çalışan yaralı şehirlerden ibaret değildi elbette. Asıl sarsıcı hakikatle, Türkiye’de doğup büyüyen, bizim okullarımızda yetişen ve şimdi Suriye’ye dönen gençlerin ruh dünyasında patlak veren o kimlik depreminde yüzleştim.

İnsan; salt biyolojik köklerinin değil, doyduğu, ilk hayallerini kurduğu ve dilini soluduğu iklimin evladı oluyor. Türkiye’de dünyaya gözlerini açan, Millî Eğitim müfredatıyla Türkçeyi ana dili belleyen, ilk dostluklarını bu sokaklarda edinen çocuklar, kökenleri Suriyeli olsa da zihnen ve kalben birer "Türkiye yerlisi" oldular. Şimdilerde baba ocağına dönen bu gençler, öz memleketlerinde "Türk gibi davranan", Arapçayı aksanlı konuşan "yabancı" muamelesi görüyor. Suriye onlar için anılarla tüten sıcak bir sıla değil artık, elektriğin ve suyun günlerce kesildiği, internetin olmadığı, okulların işlemediği koca bir "mahrumiyet havzası".


Çaresizce ailelerine dönüp, "Bizim düzenimiz, okulumuz, arkadaşlarımız Türkiye’deydi, bizi neden buraya getirdiniz?" diye sitem ediyorlar. Tıpkı yaz tatili bittiğinde köyünden çıkıp Almanya’ya dönmek isteyen gurbetçi çocukları gibi... 

Yolculuğumuzun ilk durağı, Halife Ömer bin Abdülaziz’in türbesiydi. İç savaş sırasında rejim tarafından yakılıp yıkılan o adalet timsali makam, Kalem Vakfı’nın öncülüğündeki hayırseverlerin gayretiyle aslına uygun şekilde ayağa kaldırılmış, yanına inşa edilen muazzam külliye ve camiyle yeniden hayat bulmuş. Keza Halep’te yine vakfın elinde dirilen kadim bir konak, Türkiye’den gelen gençlere bir irfan yuvası olarak kapılarını açmış vaziyette. Yıllarca süren vahşetin ardından geçtiğimiz cuma günü ibadete açılan Halep Emevi Camii’nin yaralı duvarları arasında yankılanan ezanlar ise bu toprakların ruhunun asla teslim alınamayacağını haykırıyor. 

170’i aşan Osmanlı eserinin bulunduğu Şam’da, Mevlana Halid-i Bağdadi Hazretleri’nin huzuruna vardığımızda karşılaştığımız manzara ise bu vefa zincirinin bir başka halkasıydı. Vaktiyle dedesi vatani görev için Van’dan çıkıp Şam’a giden ve bir daha dönemeyen bir Osmanlı neferinin torunu olan Zekeriya Vanlı Amca bekliyor türbenin kapısını... Babası Suriye’de jandarma olmuş, üçüncü kuşak Zekeriya Amca ise aradan geçen koca bir asra rağmen Türkiye muhabbetini iliklerinde saklamayı başarmış. Türkçeyi unutmuş belki ama gönül lisanını asla yitirmemiş. "Buraya en çok kimler geliyor?" diye sorduğumda: 

"Hep Türkiye’den geliyorlar, Türkler sahip çıkıyor... Maneviyata hizmeti hep Türkler yapıyor." diye cevap verdi.

Peki, sokaklarında canlılığın kıpırdandığı, kapalı dükkânların birer birer açıldığı Suriye’de siyasi zemin ne söylüyor?

Ahmet el-Şara, son derece kaygan bir dengede yol almaya çabalıyor. Ankara ile ilişkilerde samimi görülüyor, lakin madalyonun diğer yüzü derin bir açmaza işaret ediyor. Zira Esed devrildi ama yarım asırlık sivil bürokrasi yerinde. Eski reflekslerin esiri olan bu hantal yapı, rasyonel ilişkilere adaptasyon sorunu yaşıyor. Yermuk gibi bölgeleri tamamen yerle bir ederek Ortadoğu’nun "yerli Netanyahu’su" unvanını hak eden Esed’in bıraktığı enkaz yalnızca yıkık binalardan ibaret değil, asıl tahribat paslanmış mevzuatta ve zihniyette. 


Üstelik arka planda kirli bir tezgâh işletiliyor. BAE başta olmak üzere bazı Körfez aktörleri ve perde arkasından bizzat İsrail, Şam yönetimine açık bir şantajla yaklaşıyor: "Türkiye ile arana mesafe koy, ilişkileri asgaride tut; kasana devasa ekonomik kaynak akıtalım." Hatta İsrail’in, Türkiye sınırlandırıldığı takdirde işgal ettiği yeni alanlardan taviz verebileceğini fısıldadığı konuşuluyor. 

İşte tam bu jeopolitik ve sosyolojik krizlerin ortasında patlak veren "Türkçe seçmeli ders" muamması, basit bir müfredat pürüzü değil, Şam’ın samimiyetini sınayan bir turnusol kâğıdıdır.

Bizzat Suriye halkının ve Türkiye’de büyüyüp dönen o gençlerin talep ettiği Türkçe seçmeli derse bürokratik engeller çıkarmak, ardından da "Esed dönemi anayasasında buna dair düzenleme yok" bahanesine sığınmak ne kadar kabul görür? Fransızca’ya cevaz var ama Türkçe’ye yok. Esed’e karşı ayağa kalkan bir irade, nasıl olur da yıktığı zalimin anayasasını mazeret gösterebilir? Bu, devrimin kendi ruhunu inkâr etmesidir.

Devlet yetkililerimiz konuyu en üst düzeyde takip ediyor ve meselenin çözüleceğine dair inancımız tamdır. Ancak böyle bir krizin telaffuz edilmesi bile, on beş yıldır Suriyelilere yüreğini açan, yeni yönetime hüsnüzanla bakan Türk milletini derinden incitti. Ahmet el-Şara yönetimi, bu anlaşılmaz tutumun Türkiye’de derin bir hayal kırıklığı doğurduğunun farkında olmalı.

Gelin, Suriye’ye bir de buradan bakın: Türkçeyi yabancı bir lisan değil, zihninin ve kalbinin ayrılmaz bir parçası sayan, Türkiye sevgisini gözlerinde taşıyan o çocukların penceresinden bakın... Bu sevgi ve dil bağı doğru politikalarla yerinde yaşatılabilirse, işte o vakit iki ülke arasında sınırların dahi anlamsızlaştığı, bölgesel tehditleri omuz omuza bertaraf ettiğimiz yeni bir iklim doğacaktır. 

Refik Tuzcuoğlu Diğer Yazıları

Hepsini Görüntüle