Avrupa’nın alacakaranlığı
Fransa’da haftalardır kaynayan kazan nihayet taştı; Paris’ten Marsilya’ya, Lyon’dan Limoges’a kadar yüz binlerce insanı sokağa döken hadiseler ağır bir asayiş krizine dönüştü.
Manzara ilk bakışta Paris’teki liselilerin, okullardaki bakımsızlığa, öğretmen yokluğuna ve eğitimdeki bölgesel adaletsizliğe karşı başlattığı masum bir boykot gibi durabilir. Ne var ki liselilerin açtığı bu gedikten içeri Sarı Yelekliler, çiftçi birlikleri, radikal sol fraksiyonlar ve sendikalar girince mesele hızla hayat pahalılığına, kemer sıkma paketlerine ve refah devletinin iflasına karşı bir kıta isyanına evrildi. 140 yıllık tarihi Limoges Belediye Binası’nın kundaklanması, lüks mağazaların talanı ve 2 bin 400’e yakın gözaltı, meselenin bir öğrenci tepkisi sınırını çoktan aştığını gösteriyor.
"Avrupa Baharı" İllüzyonu
Kıvılcım sınırları aşmakta gecikmedi. Milano’da "Savaşa daha az, aileye daha çok bütçe" sloganlarıyla meydanlar karıştı; Brüksel’de tren istasyonları barikatlarla kapatıldı, Lizbon’da konut krizine karşı çadırlar kuruldu, Tiran’da bakanlıklar taşlandı. Uluslararası medyanın "Avrupa Baharı" makyajıyla sunduğu bu tablo, aslında İkinci Dünya Savaşı sonrası inşa edilen o meşhur "sosyal refah devleti" efsanesinin iflasıdır. Kendi insanının mutfağını ve geleceğini sübvanse etmek yerine bütçesini devasa savunma harcamalarına ve vekâlet savaşlarına akıtan Avrupa seçkinleri, faturayı halka kesti. Z kuşağının "Geleceğimi geri verin" çığlığı, eriyen alım gücü ve astronomik kiralarla birleştiğinde ortaya kıtasal bir barut fıçısı çıktı.
Kitle Ahlakının Turnusolü
Hadisenin en ibretlik boyutu ise hak arayışı kisvesi altındaki vandalizm ve organize yağmadır. Maskeli kitlelerin Louis Vuitton, Dior gibi lüks markalara ve Apple mağazalarına saldırması, modernizmin ruhumuzda açtığı o doyumsuz yarayı; yani tüketimhisterisiyle beslenen o vahşi meta tapınmasını ele veriyor.
Batı’nın cilalı uygarlık makyajı, meğer sadece polis copunun ve güvenlik kameralarının varlığıyla ayakta duran eğreti bir nizammış. Otorite bir anlığına boşluk gösterdiğinde; içinde kul hakkı, haram ve günah terazisi barındırmayan o kitle ahlakı derhal bir talan karnavalına dönüşebiliyor.
Bu ahlak turnusolü, Türkiye’nin yakın tarihiyle kıyaslandığında çok daha net anlaşılır: Gezi kalkışmasında günlerce sokakları ateşe veren, kamu mallarını ve esnaf dükkânlarını tahrip eden zihniyet, Batı’daki bu anarşist refleksin yerli bir kopyasıydı. Oysa bu aziz milletin asıl mayasını 15 Temmuz’da ve 6 Şubat Asrın Felaketi’nde gördük. Darbecilere karşı göğsünü siper eden yüz binler tek bir esnafın vitrinine taş atmadı; depremin ilk anlarındaki fiilî otorite boşluğuna rağmen, Batı afetlerindeki gibi (Katrina Kasırgası örneğinde olduğu gibi) silahlı çeteleşme ve kitlesel yağmalar bu topraklarda zemin bulamadı.
Barut Yerli, Kibrit Dışarıdan
Peki, Avrupa’yı saran bu yangın yalnızca ekonomik sıkışmışlıkla mı izah edilebilir? Meseleyi tamamen dış güçlere bağlamak komplo körlüğüyse, perde arkasındaki sinsi tezgâhı görmezden gelmek de jeopolitik bir saflık olur. Barut Avrupa’nın kötü yönetiminin ürünü; peki o baruta kibrit çakan fail kim? Bu sorunun cevabı, İsrail Diaspora Bakanı Amichai Chikli’nin şu küstahça itirafında saklı: "Fransa’da iç savaş çoktan başladı! İsrail’e ihanet etmiş olmasına rağmen Fransa’nın kazanmasını diliyorum. Belçika ve İngiltere, sırada siz varsınız." Bu sözler, faturanın kime ve niçin kesildiğini bütün çıplaklığıyla ortaya koyuyor.
Fransa ve İspanya’nın Filistin’i tanıma adımları atması ve Netanyahu’nun Gazze’deki devlet terörüne mesafe koyması cezasız bırakılmak istenmiyor. İsrail bağlantılı dezenformasyon ağları (BlackCore gibi yapılar), sosyal medya algoritmalarıyla sokaktaki öfkeyi büyütüp hükümetleri istikrarsızlaştırıyor. Eylemlerin arasına Filistin bayraklarını sokuşturarak hem Avrupa sokaklarındaki Filistin vicdanını kriminalize ediyorlar hem de kendilerine kayıtsız şartsız biat edecek İslamofobik aşırı sağı iktidara taşımak için zemin yokluyorlar.
Hedefteki Türkiye
Buradan bakınca, İsrail’in benzer bir kaos tezgâhını Türkiye’ye yaymak isteyeceğinden şüphe duymak imkânsız. Gazze direnişinin küresel bayraktarlığını yapan, Doğu Akdeniz’den Suriye’ye kadar Tel Aviv’in yayılmacı emellerine set çeken Türkiye doğrudan hedef tahtasındadır. Nitekim İsrail Ulusal Güvenlik Enstitüsü’nün (INSS) raporlarında "Türkiye’nin bölgedeki varlığının konvansiyonel askeri yollarla kırılamayacağının" açıkça itiraf edilmesi, Tel Aviv’i asimetrik savaşa, siber sabotajlara ve iç kargaşa senaryolarına mecbur bırakmaktadır.
MİT ve Emniyet’n Mossad’ın casusluk, finans ve çağrı merkezi ağlarına indirdiği darbeler bu sinsi tezgâhları akamete uğratmış olsa da rehavete yer yoktur. Sosyal fay hatlarını, sığınmacı meselesini ve ekonomik hassasiyetleri dijital kışkırtmalarla kaşımaya hazır bu meşum akla karşı yegâne kalkanımız; yapay gerilimlerle birbirimize düşmek değil, "iç cephemizi" çelik bir iradeyle tahkim etmektir. Zira kalesi vicdan, surları basiret olan bir ülkeyi dışarıdan tezgâhlanan hiçbir fırtına sarsamaz.







