--°--:--
  • İMSAK--:--
  • GÜNEŞ--:--
  • ÖĞLE--:--
  • İKİNDİ--:--
  • AKŞAM--:--
  • YATSI--:--
  • --,--
  • --,--
  • --,--
Son Dakika
Köşe Yazısı

İcazet siyaseti mi, irade çağı mı?

Refik Tuzcuoğlu
Refik Tuzcuoğlu
0

Zihinlere kazınmak istenen müzmin bir ezber var: “Ankara’nın aldığı her karar mutlaka Washington’ın, Londra’nın, küresel merkezlerin kurguladığı gizli bir senaryonun parçasıdır.”

Türkiye’nin potansiyeline inanmayan ve jeopolitik tahlili ucuz komplo teorilerinden ibaret gören bu sığ bakış açısı, ülkemizi bugün de pasif bir “uydu” olarak yaftalama telaşında. Mekke Anlaşması’ndan Bedir Mutabakatı’na kadar uzanan her hamleye hep aynı ezber.

Oysa uluslararası ilişkilerin tabiatı siyah ile beyazdan ibaret değildir. Milli çıkarlarınız doğrultusunda attığınız stratejik bir adım, bir küresel gücün veya bölge ülkesinin hesaplarıyla çatışabilir; başka bir dosyada ise aynı aktörün bölgesel konjonktürüyle geçici olarak örtüşebilir. Bir adımın dönemsel olarak bir büyük gücün işine gelmesi ya da gelmemesi, o kararın Ankara’nın stratejik aklıyla alındığı gerçeğini değiştirmez. Çıkarların kesişmesini “uydu olmak” zanneden bu indirgemeci koro; 21. yüzyılın çok kutuplu dünyasını, Türkiye’nin inşa ettiği “Stratejik Özerklik” arayışını ve bölgesel güç aktivizmini anlamaktan aciz.


Hafızaları tazeleyelim: 2019’da Türkiye ile Libya arasında Deniz Yetki Alanlarına İlişkin Mutabakat Muhtırası imzalandığında, aynı çevreler bunu “Akdeniz çöllerinde macera aramak” olarak nitelemişti. “Ne işimiz var Libya’da?” feveranıyla devleti köşeye sıkıştırmaya çalışanlar, o gün Akdeniz’e çekilen Türk kalkanının ne anlama geldiğini kavrayamamıştı. Oysa bu hamle; Yunanistan ve GKRY’nin Avrupa Birliği’ni arkasına alarak dayattığı ve Türkiye’yi Antalya Körfezi’ne hapsetmeyi amaçlayan Sevilla Haritası’nı tarihin çöp sepetine fırlattı. İsrail gazını Türkiye’yi dışlayarak Avrupa’ya taşımayı hedefleyen milyarlarca dolarlık EastMed Boru Hattı Projesi de bu deniz seddi sayesinde kadük kaldı.

Bugün tablo çok daha çarpıcı. Geçmişte Türkiye karşıtı cephede yer alan Doğu Libya Parlamentosu’nun dahi bu mutabakatı tanıması, Libya’daki karşıt kutupları Türk diplomasisinin açtığı meşru zeminde birleştirmiştir. Diplomaside rasyonel aklın göstergesi tam da budur. Tıpkı Mısır ile olan ilişkilerimizde olduğu gibi... Bugün Ankara ile Kahire Doğu Akdeniz’de birebir aynı noktada durmuyor olabilir; ancak aynı iki başkent, Sudan’ın istikrarı, Kızıldeniz’in güvenliği ve Somali’nin toprak bütünlüğünün korunması meselelerinde aynı saftadır.

Türkiye’nin bu dirayetli duruşu, küresel ticaret ve enerji jeopolitiğindeki merkez üs vasfıyla perçinleniyor. Dünya güvenli hatlar ararken Türkiye; Pekin’den Londra’ya uzanan Orta Koridor’un kalbi, Basra Körfezi ve Hürmüz’ü Irak üzerinden Avrupa’ya bağlayacak Kalkınma Yolu’nun alternatifsiz kapısı konumundadır. Hazar gazını taşıyan TANAP’tan Rus gazının güney arteri TürkAkım’a kadar tüm hatlar Anadolu’da düğümleniyor. Doğu ile Batı’nın, Kuzey ile Güney’in lojistik can damarlarını topraklarında buluşturan bir ülkenin hamlelerini “dış güçlerin siparişi” diye okumak, coğrafyayı da tarihi de inkâr etmektir.

Dün parça ve mühimmat vizesi bekleyen bir ülkeden; bugün Suudi Arabistan ve Pakistan ile Mekke Savunma Paktı’nı kurarak kolektif güvenlik şemsiyesi ören, Katar, Pakistan ve Endonezya ile Bedir Mutabakatı’nı imzalayarak ortak üretim ekosistemi inşa eden bir Türkiye’ye ulaştık. Bu çok taraflı yapılar, Batı’nın örtülü ambargolarını hükümsüz kılarken İslam dünyasının finansman, teknoloji ve pazar imkanlarını Türk mühendisliği etrafında birleştiriyor.

Dünyanın geldiği aşamada artık sınırsız kudrete sahip tek bir süper güç kalmadı; hegemonik illüzyon çöktü. Bölgedeki onca askeri üssüne rağmen ABD’nin asimetrik tehditler karşısında bile caydırıcılık üretemediği ortada. Washington, İsrail’in güvenliğini garantiye alıp Orta Doğu’daki maliyetli yüklerinden sıyrılmanın ve enerjisini Çin’e karşı Pasifik hattına kaydırmanın telaşında. Üstelik İsrail’e verilen koşulsuz destek yalnızca Demokratların değil, “Önce Amerika” diyen Cumhuriyetçi tabanın da sabrını tüketmiş durumda. Nitekim İsrail’in önde gelen yayın organlarından The Jerusalem Post sayfalarında, ABD’den artık eski sınırsız himayenin ve karşılıksız yardımların alınamayacağını itiraf eden analizler birbirini izliyor.

Jeopolitik boşluk kabul etmez. Çekilen bir gücün arkasında bıraktığı alanı ya kaos doldurur ya da köklü devlet aklı. Türkiye’nin bu konjonktürel boşluğu okuyarak bölgesel ağırlığını artırmasından, sınırlarının güvenliğini yüzlerce kilometre öteden tahkim etmesinden daha doğal ne olabilir?


Dışişleri Bakanı Hakan Fidan’ın kavramsallaştırdığı “Bölgesel Sahiplenme” ilkesiyle kurulan R4 Mekanizması (Türkiye, Mısır, Suudi Arabistan, Pakistan) işte bu boşluğun bölge aktörlerince doldurulma iradesidir. Avrupa diplomasisinin ağır sıkletleri sayılan E3 ülkelerinin (İngiltere, Almanya, Fransa) ve İtalya’nın, krizlerin çözümünü Brüksel yerine İstanbul’da kurulan bu masada araması, Ankara’nın artık masayı bizzat kuran bir koordinasyon merkezi olduğunun tescilidir.

Amerikan Foreign Affairs dergisi Türkiye’yi “sahada test edilmiş askeri gücüyle kendi eksenini kuran özerk bir aktör” olarak tanımlarken, İsrail düşünce kuruluşları (INSS / Ulusal Güvenlik Çalışmaları Enstitüsü ve JISS / Kudüs Strateji ve Güvenlik Enstitüsü) “Ankara ile uzlaşmadan Akdeniz’den gaz çıkarılamaz” tespitini yaparken, içerideki bazı çevrelerin bu ezikliği neyle açıklanabilir?

Oysa Türkiye rotasını çoktan çizmiştir: Adriyatik’ten Çin Seddi’ne, Akdeniz’den Umman Denizi’ne uzanan coğrafyada ne hayalperest maceralara kapılacak ne de başkalarının çizdiği dar sınırlara razı olacağız. Bu rota; icazet siyasetinin tarihe gömüldüğü, milli menfaatlerin sahada korunduğu ve küresel satrançta kendi taşlarıyla oynayan büyük Türkiye rotasıdır.

Refik Tuzcuoğlu Diğer Yazıları

Hepsini Görüntüle