--°--:--
  • İMSAK--:--
  • GÜNEŞ--:--
  • ÖĞLE--:--
  • İKİNDİ--:--
  • AKŞAM--:--
  • YATSI--:--
  • --,--
  • --,--
  • --,--
Son Dakika
Köşe Yazısı

Aile ve ahlakla yükselmek

Refik Tuzcuoğlu
Refik Tuzcuoğlu
0

Bugün "Türkiye’nin ve modern dünyanın yüzleştiği en büyük kriz nedir?" sorusunun aslında tek bir cevabı var: Ahlak krizi. Şehirlerimizi bulutları delen binalarla donattık. Tersanelerimizde muazzam gemiler inşa ediyor, sanayimizi büyütüyor, semalarda süzülen SİHA'larımızla dünyaya parmak ısırtıyoruz. Katettiğimiz bu teknolojik mesafeye kim ne diyebilir? Lakin ahlak zeminimiz içten içe aşınıyor ve son sığınağımız olan "aile" sessizce çatırdıyorsa, o görkemli medeniyet binası ilk büyük fırtınada sarsılabilir. Zira yüzleştiğimiz tablo, geçici ekonomik dalgalanmaların veya siyasi çekişmelerin çok ötesinde, köklü bir medeniyet imtihanıdır. 

Tam da bu noktada, Yükseköğretim Kurulu ile Aile ve Sosyal Hizmetler Bakanlığı’nın üniversitelerimize taşıdığı “Aile ve Nüfus On Yılı” vizyonu, geleceğimiz adına umut verici bir adım. Gençliğimizi modern çağın o sert, mekanik ve yalnızlaştırıcı iklimine karşı kampüs sıralarında koruma gayreti elbette takdire şayan. Ancak kürsüde filizlenen bu niyetleri pratik hayata taşıyabilmek, kâğıt üzerinde bir temenni olmaktan çıkarmak için derin bir analize kapı aralamak zorundayız.

Hz. Mevlânâ, insanın kendini inşasını dört safhada ele alır: ‘Şeriat, tarikat, hakikat, marifet.’ Bu mertebeler aslında toplum inşasının da temel taşlarıdır. Farabi’nin erdemli insanlardan oluşan bir erdem ülkesi hayali... Bir medeniyet, gerçek hikmetini ve zarafetini yalnızca "helal-haram", “meşru-gayrimeşru” çizgisiyle sınırlamaz; o asgari çizginin üzerine inşa edilen yüksek edepte, fazilet yarışında, edebiyat, sanat, estetik ve hayatın diğer ince detaylarında gösterir.

Asıl trajedi de burada başlıyor. Bir yanda “Türkiye Yüzyılı” vizyonu, bölgesel liderlik ve küresel etki gibi heyecanlarımız var. Diğer yanda ise toplumsal ahlak zeminimiz giderek zayıflıyor. Asgari ahlak çizgisine baktığımızda yüzleştiğimiz o endişe verici manzara...


Spor ahlakı bahis çarklarına ve şikeye çoktan kurban gitti. Borsadaki manipülasyonlarla, fon vurgunlarıyla yüz binlerin emeği gasp edilirken, piyasada stokçuluğu, fırsatçılığı "ticari zekâ" sayan yepyeni bir lügat türedi. Dijital mecralardan odalara ahlaksızlık akıyor, uyuşturucu illeti ilköğretim kapılarına kadar sızıyor. İşin en acısı, uyuşturucu müptelası şöhretler kimi merkezler tarafından gençlerimize "rol model" olarak sunuluyor.

Toplumsal ahlakımız böylesine can çekişirken, erdem yarışının yerini "Yasak olanın arkasından nasıl dolanırım?" kurnazlığı almışsa, o büyük hedeflere nasıl ulaşacağız? Ağaç iç kurdundan çürür. Kuralların sadece lafzına telaffuz edip ruhunu yok eden bir toplumsal bünye, hiçbir küresel iddiayı taşıyamaz. Hele ki ailenin, o ilk mayanın tutulduğu ocağın kan kaybettiği bir enkazın üzerinden yarınlara emin adımlarla yürüyemeyiz.

İşte bu noktada, rahmetli Alev Alatlı’nın o sarsıcı uyarısı zihnimizde bir deniz feneri gibi yanmalı: “Yasaldır ama helal değildir.” Kanunlar ve cezalar, toplumsal düzenin sadece kaba inşaatını oluşturur. Bugün şikâyet ettiğimiz çürümenin kökeninde, insanların kanuni boşlukları kullanarak birbirini ezmesini "başarı" diye pazarlaması yatmıyor mu?

Doğu irfanının büyük şairi Sadi-i Şirazi, Bostan adlı eserinde ahlak ile refah arasındaki kopmaz bağı muazzam bir kıssayla anlatır: Vaktiyle Fırat kenarında, gürül gürül akan nehirleri ve güçlü ordusu olan bereketli bir ülkenin yöneticileri zamanla liyakatsizliğe ve ahlaki zaafa düşerler. Ertesi yıl amansız bir kuraklık ülkeyi vurur; o gür nehirler kurur, toprak çatlar. Perişan haldeki hükümdar, ülkenin bilge zatına koşar. Bilge kişi çatlamış toprağı göstererek o sarsıcı gerçeği söyler: 


“Ey Hükümdar! Nehirler sadece dağdaki kardan beslenir sanma. Bir ülkenin nehirlerini asıl besleyen şey adalet, ahlak ve helal lokma bilincidir. Toplumsal ahlakın kuruduğu yerde tabiat da insanlık da kurumaya mahkûmdur.”

İşte bu yüzden, aile ve ahlakla yükselen bir ekosistemi yeniden samimiyetle ihya etmek mecburiyetindeyiz. YÖK’ün ve bakanlıkların başlattığı bu güzel hamle sadece üniversiteyle sınırlı kalmamalı; okul öncesinden başlayarak topyekûn bir "şahsiyet inşaası" modeline dönüşmelidir.

Denetleyici kurumlar dijital mecralarda salt ceza kesen bir otorite olmanın ötesine geçip, insan onurunu ve estetiği yücelten yapımları teşvik etmeli. Sivil toplum kuruluşları, büyük şehirlerin soğuk apartman hayatını sıcak mahalle kültürüyle onarmak için güçlü adımlar atmalı. Biz anne babalara düşen en büyük görev ise, dürüstlüğü mektepte, markette, ticarette, trafikte ve komşulukta bizzat yaşayarak evlerimizi birer ahlak mektebine çevirmektir. 

Kampüslerde başlayan bu seferberlik, ancak hepimizin kendi kapısının önünü süpürmesiyle hedefine varacaktır. Geleceğin huzurlu Türkiyesi de sımsıkı muhafaza edeceğimiz o ahlak zemininde, ortak bir irfan iklimiyle filizlenecektir.

Refik Tuzcuoğlu Diğer Yazıları

Hepsini Görüntüle