Ayının tarafında olanlar
- İsrail, Türkiye için hiçbir tehdit içermiyormuşmuş…
- Bazı konularda farklı düşünse bile, İsrail genellikle Türkiye’nin çıkarları doğrultusunda hareket etmişmiş…
- İktidar, iç politika malzemesi yapmak maksadıyla İsrail tehdidini mevzu ediyormuşmuş…
- İsrail nasıl saldıracakmış, zaten Türkiye ile sınır değilmişmiş…
‘Mış’lar, ‘miş’ler böyle akıyor.
Cumhurbaşkanımız Recep Tayyip Erdoğan’ın, İsrail’in bölge ve Türkiye için yakın tehdit oluşturduğuna yönelik açıklamalarından sonra, yukarıdaki hezeyanları görünce, “farklı bir ülkede mi yaşıyorum acaba” diye bir an donup kaldım.
Elinde Arz-ı Mev’ud haritasını boy boy gösteren İsrail Başbakanı değil de kimdi diye düşündüm bir an. Arz-ı Mev’ud haritası, Türkiye’nin değil İskandinav ülkelerinin topraklarını içeriyor da haberimiz mi olmadı acaba?
“Bölgedeki haritaları değiştireceğiz” diyen kim?
Türkiye Cumhuriyeti Cumhurbaşkanına; “Sonun Saddam gibi olacak!” diye tehdit savuran kim?
Bunlar Türkiye için tehdit değilse tehdit denilen şeyin tanımı nedir? Biri bunun izahını yapsın.
Şimdi gelin birlikte tersinden bir akıl yürütme yapalım.
Devletimizin en üst makamlarından bir yetkili eline bir harita alsa; “Suriye, Irak, İsrail bizim toprağımız ve bu toprakları eninde sonunda, zorla da olsa alacağız” dese ne olurdu?
“Adalar denizindeki tüm adalar ve Batı Trakya tamamıyla Türkiye’nindir” diye BM’de harita gösterip ilan etseydi ne olurdu?
İlan etmenin hemen ardından en yakın hedeften başlamak üzere askeri bir operasyon başlatsaydık ne olurdu?
AB ne derdi?
ABD ne yapardı?
BM nasıl bir karar alırdı?
Bölge ülkeleri ne derdi?
Sizce İsrail hükümeti; “Aramızda Suriye toprakları var, bize zarar gelmez. Tehdit altında olduğumuzu söylersek muhalifler iç politika malzemesi yapıyorsunuz şeklinde suçlamalarda bulunurlar” diye düşünür müydü?
Düşünmezdi, düşünmezlerdi.
ABD ulusal tehdit bahanesiyle; Irak’ta, Suriye’de, Afganistan’da, Uzakdoğu’da. Aynı bölgeyi bırakın aynı kıtada bile değiller.
Gelin görün ki burası Türkiye.
Meğer içimizde ne kadar çok ‘İsrailsever’ varmış. Bazı azınlık medyasına göz attım. Tavsiye ederim, siz de arada bir göz atın. Kimler kimlerle hangi fikri pazarlıyor, kimler kimlerle yan yana duruyor görmenizde fayda var.
İttihatçıların II. Abdülhamid ile mücadelede dayandıkları fikirlerden biri geldi hatırıma. “Meclis-i Mebusan açılırsa azınlık temsilcileri ülke yönetiminde söz sahibi olacağı için, ayrılıkçı fikirler yeşermez” diye düşünmüşlerdi. Tersi oldu. İmparatorluğu parçaladılar.
Dursun, Temel’e sormuş:
- De bakayım, ormandasın karşına ayı çıktı ne edecesun?
- Tüfeğimle vururum oni.
- Diyelum tüfeğin yok.
- Odun alır vururum ona.
- Diyelum odun da bulamadın.
- Taş alır atarım ona.
- Diyelum taş da bulamadın.
Temel’in canı sıkılmış iyice. Demiş ki:
- Ula sen ayının tarafında mısın, benim tarafımda mı?
Diyeceğim o ki dostlar, aramızda ayının tarafında olan bir hayli kesim var.
Bu arada; Sayın Devlet Bahçeli’nin TBMM’de DEM Partililerin ellerini sıkması bir hayli gündem oldu. Sayın Bahçeli’nin Cumhur İttifakı’nın politikalarına destek vermek niyetinde olduğu aşikâr ve bunu da açıkladı. Kendi zaviyemden konuya farklı bir yaklaşım da ben katmak isterim.
Mevlana hazretleri diyor ki: “Gel ne olursan ol yine gel! İster kâfir, ister mecusi, ister puta tapan ol yine gel. Bizim dergâhımız, ümitsizlik dergâhı değildir.”
Bazı şarihler Mevlana’ya ait olduğu söylenen bu söze şöyle bir açılım getirmişler: “Ne olursan ol gel ama, geldiğin gibi kalma. Hak ve hakikate, iyiliğe ve güzelliğe doğru bir değişim yaşa.”
Sayın Devlet Bahçeli, DEM’lilere elini uzatırken, onlara siyaseten Kandil uzantısı olmaktan çıkıp, demokratik bir Türkiye partisi olma cihetinde değişimleri için el uzatarak mesaj verdi bana göre. Onlar “öyleyiz zaten” deseler de gerçek böyle değil tabii ki. DEM’liler bu uzatılan elin kıymetini anlar mı, değişirler mi değişmezler mi bilinmez ama “Bahçeli Duruşu”na karşı kullanacakları bir siyasi bahane kalmadı.







