--°--:--
  • İMSAK--:--
  • GÜNEŞ--:--
  • ÖĞLE--:--
  • İKİNDİ--:--
  • AKŞAM--:--
  • YATSI--:--
  • --,--
  • --,--
  • --,--
Son Dakika
Köşe Yazısı

Biz Âhir Zaman Peygamberinin Ümmetiyiz(2)

Mustafa Çelik
Mustafa Çelik
0

Ölçüleri Hak ve hakikat değil de kalabalıklar olanlar, hakikati arayanlardan ziyade kalabalıkların peşine takılanlardır. Onlar, doğruyu insanların çokluğuyla; yanlışı da insanların azlığıyla tartarlar. Oysa hakikat, kendisine inananların sayısıyla büyümez, inkâr edenlerin çokluğuyla da küçülmez.

Hakikat kalabalıkla ölçülmez; kalabalık hakikatle ölçülür.

Zira usûlde asıl olan, “Kaç kişi böyle söylüyor?” sorusu değil; “Bu sözün delili nedir, dayandığı usûl nedir ve Allah’ın Kitabı ile Resûlü’nün sahih sünnetine uygunluğu nedir?” sorusudur. Sayının çokluğu, delilin sıhhatine delil olmadığı gibi; bir görüşün az kişi tarafından benimsenmesi de onun yanlışlığına delalet etmez.

Dalâlet çölünde kaybolanların en büyük yanılgılarından biri, önlerinden geçen kalabalığı yol zannetmeleridir. Hâlbuki çölde kalabalık, istikamet sahibi değilse kurtuluş değil, toplu bir şaşkınlık meydana getirir. Bir topluluk aynı yöne yürüyor diye o yön doğru olmaz; yanlış istikamette yürüyenlerin çoğalması, onları menzile yaklaştırmaz.

Bu sebeple müminin ölçüsü “çoğunluk ne diyor?” değil, “Hak ne diyor?” olmalıdır. Çünkü hakikat, insanların kanaatlerinden bağımsız bir hakikattir. İnsanların ittifakı hakikati var etmez; insanların ihtilafı da hakikati ortadan kaldırmaz.

Kur’ân’ın bize öğrettiği usûl de budur: Çoğunluk, mutlak bir hakikat ölçüsü değildir. Nitekim Allah Teâlâ, “Yeryüzündekilerin çoğuna uyarsan seni Allah’ın yolundan saptırırlar” buyurur. Demek ki sayı, tek başına istikamet ölçüsü değildir. Ölçü; vahiy, sahih sünnet, doğru ilim, sağlam usûl ve hakikate sadakattir.

Öyleyse kalabalıklara bakarak hakikati tayin etmeye çalışanlardan sakınmak gerekir. Çünkü hakikatin delili kalabalık değil, delildir; ölçüsü şöhret değil, usûldür; kıymeti alkış değil, sıhhattir.

Hakikatin yanında bazen yalnız kalmak, bâtılın kalabalığı içinde kaybolmaktan daha büyük bir saadettir.

Kalabalıkların çokluğu seni aldatmasın; zira hakikat, yalnız kaldığında da hakikattir.

Kalabalıkların izini değil, hakikatin izini takip et.

Çünkü dalâlet çölünde en tehlikeli şey, çok kişinin aynı istikamette yürümesi değil; yürüdükleri istikameti menzil zannetmeleridir.

Birileri iyilik yapıyor, hayır işliyor ve cesaret gösteriyor görüntüsü vererek asıl niyetlerini ve kötülüklerini gizliyor olabilir. Allah’tan korkmayanlar, çoğu zaman herkesten korkarlar. Korkaklıklarını cesaret gösterileriyle örtmeye, korkularını gürültüyle bastırmaya çalışırlar. Nitekim Kur’ân, onların hâlini şöyle haber verir:

“Her gürültüyü, her patırtıyı kendilerine karşı sanırlar.” (el-Münâfikûn, 63/4)

Öyleyse görüntüye aldanmayalım; gösteriye değil, istikamete bakalım. Zira hakikati sözler değil, yürüyüşler ele verir. Bir kimse konuşurken ne söylediğine kulak verelim; fakat asıl, söylediklerinin ardından ayaklarının nereye gittiğine bakalım. Çünkü ağızlar nice güzel sözler söyleyebilir; fakat ayaklar, sahibinin gerçek istikametini ele verir.

Bazen iyilik kisvesi kötülüğün örtüsü, cesaret görüntüsü korkaklığın maskesi, güzel sözler ise sadakatsizliğin perdesi olabilir. Bu sebeple mümin, her parlayanı nur, her gürültü çıkaranı cesur, her güzel konuşanı sadık sanmaz. Basiret, söz ile fiil arasındaki mesafeyi görmektir.

Konuşana değil yalnızca; konuştuğu istikamette yürüyene bakın. Çünkü insanın hakikati, iddiasında değil, tercihinde; sözünde değil, sadakatinde; dilinde değil, adımındadır.

Ve biz, her şeyden önce ahdimize vefa edelim.

Zira bizim en büyük ahdimiz, insanların birbirleriyle yaptıkları dünyevî sözleşmelerden önce gelir. O, “Kâlû Belâ”da, “Elestü Bezmi”nde Rabbimize verdiğimiz kulluk ahdidir.

“Elestü bi-Rabbikum?”

“Ben sizin Rabbiniz değil miyim?”

“Belâ!”

“Evet, Sen bizim Rabbimizsin.”

İşte müminin bütün sadakatlerinin kökü bu ahittir. Allah’a verilen ahde vefa göstermeyen kimsenin, insanlara verdiği sözlerin de hakikî bir güvence değeri yoktur. Çünkü kulluk ahdini zedeleyen, diğer ahitlerin ruhunu da zedelemiş olur.

Öyleyse sözlerimizi değil yalnızca, adımlarımızı da muhasebe edelim.

Dillerimiz ne söylüyor, kalplerimiz ne taşıyor ve ayaklarımız nereye gidiyor?

Çünkü Allah katında makbul olan, yalnızca “Belâ” demek değil; o “Belâ”nın gereğini bir ömür boyu yaşamaktır.

Kālû Belâ ahdini unutan, hürriyetini kaybeder; Allah’a kulluktan kaçan, nefsinin ve bâtılın kölesi olur. Zira insanın hakiki hürriyeti, Elest’te verdiği söze sadakatle yalnız Allah’a kul olmaktır.

Müslümanlar gibi inanıp gâvurlar gibi yaşamak, iman ile hayat arasına uçurum koymaktır. İnancını hayatına hâkim kılamayan, başkasının ölçülerine mahkûm olur; başkasının ölçülerine mahkûm olan ise ömrü boyunca köle kalır.

İnsan, atasının şerefiyle değil, kendi imanıyla, ahlâkıyla ve ameliyle değer kazanır. Atalarının yaptıklarıyla övünüp kendi hesabını unutan kimse, başkasının mirasıyla kendine fazilet satın almaya çalışır.

İslâm bize soyla övünmeyi değil, takvâ ile yücelmeyi; kavimle büyüklük taslamayı değil, kullukta kemale ermeyi öğretir. Zira Allah katında üstünlük, nesepte değil takvâdadır.

Öyleyse Müslümanın ölçüsü şudur:

“Ben kimim?” sorusunun cevabı soyumda değil, Rabbime kulluğumdadır.

Mustafa Çelik Diğer Yazıları

Hepsini Görüntüle