Biz âhir zaman Peygamberinin ümmetiyiz (1)
Biz, âhir zaman Peygamberi’nin ümmetiyiz. Fitnelerin çoğaldığı, hak ile bâtılın birbirine karıştırıldığı, hakikatin görüntüler ve algılar arasında kaybolabildiği bir zamanın içinden geçiyoruz.
Müslüman bir cemiyette sabahleyin Müslüman olarak uyanan, evinden çıkan bir kimse, toplumdan, arkadaşlarından, yayın organlarından veya başka mihraklardan aldığı tesirle, sabah mümin evinden çıktığı hâlde akşam, bir şüphe, bir söz veya bir başka sebeple evine kâfir dönebilecektir. Ebû Hüreyre radıyallahu anh’den rivayet edildiğine göre örnek ve önderimiz Hz. Muhammed (sav) şöyle buyuruyor:
“Yararlı işler görmekte acele ediniz. Zira yakın bir gelecekte karanlık geceler gibi birtakım fitneler ortalığı kaplayacaktır. O zamanda insan, mü’min olarak sabahlar, kâfir olarak geceler; mü’min olarak geceler, kâfir olarak sabahlar. Dinini küçük bir dünyalığa satar.” (Müslim, Îmân 186. Ayrıca bk. Tirmizî, Fiten 30, Zühd 3; İbni Mâce, İkâme 78)
Bugün bu zamana ulaşmışız. Bu öyle bir zamandır ki insan, sabah evinden mümin olarak çıkıp akşamına imanını tehlikeye atan bir hâle sürüklenebilir. Bunun aksi de mümkündür. Fakat bu dönüşler çoğu zaman bir anda meydana gelmez. Küçük tavizler, tekrar eden günahlar, yanlış tercihler, yanlış dostluklar ve hakikate karşı duyarsızlaşmalar insanı adım adım bir yere taşır. Bazen son damla, bardağı taşırır; fakat bardağı dolduran damlalar çok daha önce birikmeye başlamıştır.
Öyleyse her duyduğumuza hemen inanmayalım; her gördüğümüzü hakikat zannetmeyelim. Her sorulana cevap vereni, her gördüğünü anlatanı, her bildiğini söyleyeni görürsen; onun çok bildiğine, âlimliğine değil, cahilliğine şahitlik edebilirsiniz. Artırılmış sanal gerçeklik çağında yaşıyoruz. Görüntüler üretilebilir, sesler taklit edilebilir, algılar yönlendirilebilir, hakikat ile kurgu birbirine karıştırılabilir. Aklımızı kiraya vermeyelim; kanaatimizi başkasının telkinine teslim etmeyelim.
Kur’an’ın emrettiği gibi adil şahitler olalım. Bilmediğimiz şeyin peşine düşmeyelim. Haberi tahkik edelim, hüküm vermekte acele etmeyelim. İstişareden ve şûradan ayrılmayalım. Çünkü aklın selameti yalnız başına konuşmakta değil, ehliyle danışmakta; hakikate ulaşmak ise taassupta değil, delile teslim olmakta aranır.
Çokça tövbe ve istiğfar edelim. Zira insanın en büyük düşmanı bazen dışarıdaki fitne değil, içeride büyüttüğü nefsidir. Allah’tan yardım isteyelim; O’na sığınalım, O’na tevekkül edelim. Meleklerin dostluğuna, Allah’ın rahmetine ve yardımına vesile olacak bir istikamet üzere yaşamaya gayret edelim.
Zalimleri, müstekbirleri, münafıklığı ve fesadı hayatımıza ölçü ve rehber edinmeyelim. Hiçbir fânîyi mutlaklaştırmayalım. Bir insanı idol hâline getirmek, onun sözünü hakikatin ölçüsü yerine koymak, farkında olmadan şahsı ölçüleştirip putlaştırmaktır. Şahıslar hakikatle tartılır; hakikat şahıslarla tartılmaz.
Hiçbir şeyi ihtirasla istemeyelim. Hiçbir fânîye Allah’a mahsus bir bağlılıkla bağlanmayalım. Kimseye körü körüne hayranlık beslemediğimiz gibi, kimseye körü körüne öfke de duymayalım. Çünkü aşk da öfke de ölçüsüzleştiğinde aklın terazisini bozabilir.
Ne isteyeceksek Allah’tan isteyelim. Sebeplere sarılalım fakat sebepleri müessir-i hakikî zannetmeyelim. Hayır da şer de Allah’ın ilmi ve iradesi dışında değildir. O, kaderin hükmünü koyan; rızkı takdir eden, eceli belirleyen ve kâinat üzerinde mutlak hükümranlık sahibi olandır.
Öyleyse fitne zamanında bize düşen; çok konuşmak değil, doğru konuşmak; her habere inanmak değil, tahkik etmek; her gördüğünü paylaşmak değil, hakkı gözetmek; her öfkeye kapılmak değil, adaleti korumak; her şahsa bağlanmak değil, Allah’a bağlanmaktır. Allah’a bağlı kalanlarla birlikte olmaktır.
Dilimizde dua, aklımızda tahkik, kalbimizde takva, hayatımızda adalet, yolumuzda istikamet olsun.
Çünkü fitne çağında insanı kurtaracak olan kalabalığın sesi değil; hakikatin sesi, selim akıl ve Allah’a sadakattir.
Kalabalığı hakikatin ölçüsü, çoğunluğu da doğrunun delili zannedenler; hakikati aramaz, rağbet göreni ararlar. Oysa hakikat, kalabalıklarla değil; vahyin, aklın, ilmin ve sahih delilin ölçüsüyle bilinir.
Hakikat, fânî şahısların bağlayıcı ölçüsüdür; fânî şahıslar ise hakikatin ölçüsü değildir. Hakikat hiçbir şahsa feda edilemez; bilâkis her şahıs hakikate tâbi olmak zorundadır. Zira hakikat şahıslarla kıymet kazanmaz; şahıslar, hakikate tâbi olmakla kıymet kazanır. Şahıslar değişir, hakikat bâkî kalır; bu sebeple hakikati şahıslarla değil, şahısları hakikatle tartmak gerekir.
Nice hakikatler vardır ki başlangıçta yalnızca birkaç kişinin omuzlarında yükselmiş; nice bâtıllar da kalabalıkların alkışlarıyla güç kazanmıştır. Çoğunluğun çokluğu hakikati hakikat, yalnızlığın azlığı da hakikati bâtıl kılmaz.
İnsanlar, kalabalıklarının çokluğu nispetinde haklı; hak ise taraftarlarının azlığı nispetinde değersiz kabul ediliyorsa, orada hakka bağlılık değil, kalabalığa bağlılık vardır. Hakikat, onu kaç kişinin savunduğuyla değil, delili ve ölçüsüyle hakikattir. Kalabalıklar hakikatin ölçüsü hâline geldiğinde, hakka bağlılık zayi edilmiş demektir.







