--°--:--
  • İMSAK--:--
  • GÜNEŞ--:--
  • ÖĞLE--:--
  • İKİNDİ--:--
  • AKŞAM--:--
  • YATSI--:--
  • --,--
  • --,--
  • --,--
Son Dakika
Köşe Yazısı

Din istismarı üzerinden nüfuz devşirmek

Mustafa Çelik
Mustafa Çelik
0

Menfaat için dine girenler, menfaatleri sona erdiğinde dinden de yüz çevirirler. Çünkü onların dindarlığı hakikate değil, hesaba; kullukları Allah’a değil, çıkara bağlıdır. Onlar dini kendilerine siper edinirken, aslında kendi nefislerini dinden çalmaktadırlar.

“İnsanlardan öylesi de vardır ki, Allah’a kıyıdan kenardan kulluk eder. Eğer kendisine bir hayır dokunursa, gönlü onunla hoş olur. Şâyet başına bir kötülük gelirse, gerisingeri (küfre) dönüverir. O dünyayı da kaybetmiştir, ahireti de. İşte bu apaçık ziyanın ta kendisidir.” ( Hac Sûresi/ 11)

Menfaat için dine gelen, menfaatini dinin önüne koyan ve dindarlığı çıkarlarına perde yapan kimse, dinin adını taşısa da dinin hayrını göremez. Çünkü din, nefsin çıkarına hizmet eden bir araç değil; nefsi terbiye eden, menfaati hakikatin önüne geçmekten alıkoyan bir emanettir.

 Menfaat için dine gelenler, menfaatleri için dindar görünenler; dinin adını taşısalar da dinin hayrını göremezler. Zira din, menfaate hizmet etmek için değil, insanı menfaatinin esaretinden kurtarmak için vardır.

Hakikate iman eden, menfaati kaybolduğunda da istikametini kaybetmez; zira onun dini, kazancının değil, Rabbine olan bağlılığının adıdır. 

Ümmetin imanını istismar ederek nüfuz devşirmeye, din kisvesi altında kendinize şahsî bir otorite alanı oluşturmaya başladığınız an, dinin hizmetkârı olmaktan çıkıp onu nefsinizin hizmetine koşmuş olursunuz.


Din, şahısların nüfuzunu büyütmek için değil, insanı Allah’ın huzurunda küçültüp kulluğunu derinleştirmek için vardır. Âlimin vazifesi kendisine bağlamak değil, Allah’a bağlamaktır; kendisini merci kılmak değil, hakkı merci kılmaktır.

Bu sebeple hakikati temsil ettiğini söyleyen kimse, önce kendi nefsinin hakikatin önüne geçip geçmediğine bakmalıdır. Zira din üzerinden makam, mevki ve nüfuz devşiren kişi, insanları Allah’a çağırıyor görünse de zamanla kendisine çağırmaya başlar.

Dinin ölçüsü şahsın nüfuzu değil, şahsın Allah’ın ölçüsüne bağlılığıdır. Nefsine pay çıkaran her din dili, eninde sonunda davetin ruhunu zedeler; çünkü Allah’ın dini, kulların otorite kurma vasıtası değil, kulluğu ikame etme emanetidir.

Din şahısların mülkü değildir; hiç kimse ümmetin imanını kendi otoritesinin sermayesi hâline getiremez. Asıl tehlike de burada başlar: Allah’a çağırması gereken dil, kişiye çağırmaya; ümmete rehberlik etmesi gereken makam, şahsî nüfuz merkezine dönüşür.

Allah’tan gelmiş olan din, beşerî makamların hiyerarşisine sokulamaz. Vahyin karşısında “üst” ve “ast” makamı olmaz; çünkü din, insanın hükmü altında değil, insanın hükme tâbi olduğu ilâhî bir emanettir. Din; siyasetin, şahsî otoritenin, cemaat taassubunun, tarikat nüfuzunun yahut herhangi bir şahsın itibarının tamamlayıcısı değildir.

Dine ast muamelesi yapmak, onu hayatın belirleyici ölçüsü olmaktan çıkarıp, kendi konumunu tahkim eden bir araca dönüştürmektir. Böyle bir yerde artık din hâkim değil, nüfuzun hizmetkârı hâline getirilir. Dinin dili konuşulur; fakat dinin muradı değil, nefsin muradı gözetilir. Ayetler okunur; fakat ayetlerin önünde nefis diz çökmez. Hakikat dillendirilir; fakat hakikatin sahibine değil, onu dillendiren kişiye itibar devşirilir.


Oysa din, kimsenin şahsî mülkü değildir. Hiçbir âlim, şeyh, hoca, cemaat, hareket veya otorite dini kendi adına temsil eden mutlak bir makam sahibi değildir. Herkes dinin önünde aynı sorumluluğu taşır. Âlim de öğrenir, idareci de hesap verir, mürşid de muhasebe edilir, talebe de sorumludur. Din kişilere değer kazandırabilir; fakat kişiler dine değer kazandıramaz. Çünkü değerin kaynağı vahiydir; şahıslar ise o değere nispetleri ölçüsünde anlam kazanırlar.

Bu sebeple din üzerinden itibar devşirmek ile dine hizmet etmek birbirinden ayrılmalıdır. Dine hizmet eden, kendisini büyütmez; davayı büyütür. Kendisini merkeze koymaz; hakkı merkeze koyar. İnsanları kendisine bağlamaya değil, Allah’ın kitabına ve Resûl’ün sünnetine bağlamaya çalışır. Kendi sözünü mutlaklaştırmaz; sözünü vahyin ve sahih ilmin ölçüsüne arz eder.

Din, şahısların nüfuz merdiveni değildir. Kim onu kendi makamına basamak yaparsa, dinin yüceliğini değil, kendi nefsinin küçüklüğünü ortaya koymuş olur.

Usûl budur: Önce din, sonra insan; önce vahiy, sonra yorum; önce hakikat, sonra şahıs. Şahıslar hakikatle değer kazanır; hakikat şahıslarla değer kazanmaz. 

Dini darlığı dindarlığa fatura etmek, dine ve dindarlara karşı fütursuzluktur. Dinin kusuru diye gösterilen nice darlık, aslında dinin değil, dini anlamayanların, yarım anlayanların kusurudur.

Dini kendi nüfuzunun gölgesine sokan kimse, farkında olsun veya olmasın, dinin hizmetkârı olmaktan çıkıp, din üzerinden kendisine hizmet ettirmeye başlamıştır. Asıl ihlâs ise insanları kendine hayran bırakmakta değil, hakikate teslim olmaya çağırmaktadır.

 

Mustafa Çelik Diğer Yazıları

Hepsini Görüntüle