'Doktor bey... Azrail bana nasıl görünecek?'
'Doktor bey... Azrail bana nasıl görünecek?'
Yüksel Tokur
İmtihan yurdu olarak yaratılıp gönderildiğimiz bu dünyada, her şeyin çaresi vardır. Ancak iki şey bunun dışındadır. Bunlar; yaşlılık ve ölümdür.
“Her canlı ölümü tadacak ve sonunda dönüp huzurumuza geleceksiniz.” (Ankebût, 57) İlâhi fermanına her canlı istese de, istemese de boyun eğmek zorundadır.
Doğmak elimizde olmadığı gibi; ölmek de elimizde değildir.
Ancak; herkesin ölüm anında gördükleri, yaşadıkları ve sonsuz âlem ahiret hayatının ilk işaretleri olacaktır.
“Kişi yaşadığı hâl üzere ölür ve öldüğü hâl üzere diriltilir.” sözüyle Peygamber Efendimiz sebep/sonuç ilişkisine vurgu yapmıştır.
Ölüm meleği İslâm’a uygun yaşayanlara güzel; kâfirlere, münâfıklara ve mü’minlerin bazı günahkârlarına korkunç surette görünecektir.
Yaşadığımız hayat, bir bardağı dolduran su damlalarına benzer. Ölüm de, bardağı taşıran son damla gibidir. Bardaktaki suyun temizliği/berraklığı, damlaların berraklığına bağlıdır.
İşte; yaratan Rabbimizin huzuruna tertemiz çıkabilmek için, günahlarla kirlenmemiş bir hayat yaşayıp, mutlu sonla gidebilmek hayatımızın gayesi olmalıdır.
Peygamberler dışında herkes günah işleyebilir. Bu günahlar kendi aramızda ise helâlleşerek; Allah’a karşı işlenmiş suç ise samimi, dönülmez bir tövbeyle kurtulmaya çalışmalıyız.
Rasûlullah (s.a.v) buyurdular ki: “Her insan hata yapabilir. Fakat hata yapanların en hayırlısı çokça tevbe edendir.” (Tirmizî)
Bundan sonrasına; benim de çok sevdiğim inançlı, donanımlı bir doktor olan Onk. Dr. Haluk Nurbaki'nin yaşanmış gerçek bir hatırasını özetleyerek devam edelim…
“Ben, 40 yıllık bir kanser uzmanı olarak maddeyi aşan sayısız olayla karşılaştım ve bunları, o olaya şahit olanlarla birlikte belgeleyerek özel bir arşiv yaptım. Bunlardan 1976 yılında yaşanmış bir olayı size nakletmek istiyorum..
Kanser hastanesinde başhekimken Serap adında genç bir hanım hastam vardı. Özel bir ilgiyle bizzat ben tedavi altına aldım. Kısa bir süre sonra da Allah’ın izniyle iyileştiğini gördüm.
Fakat; bir süre sonra kanser, kemik ve akciğerine yayıldı. Ziyaretine gittiğimde güçlükle konuşarak:
-''Doktor bey, ben size dargınım. Siz dindar bir insanmışsınız. Niçin bana da Allah’ı, ölümü, âhireti anlatmıyorsunuz?.."
Dini inançlarının çok zayıf olduğunu bildiğim için, bu teklif karşısında oldukça şaşırdım. Onu üzmemeye çalışarak:
-"Doktora ulaşmak kolaydır. Parayı bastırdın mı, istediğine tedavi olursun. Ancak, iman tedavisi için gönülden istek duymalısın." dedim.
Konuşmaya mecali olmadığından; "ben o isteği duyuyorum" manasında başını salladı. Artık ümitsiz bir tıbbi tedavinin yanı sıra, ebedi hayatın ve saadetin reçetesi olan iman derslerimiz başlamış ve son günlerini yaşayan Serap için bu dersler "hızlandırılmalı öğretime" dönmüştü. Vefatına bir hafta kala: "Doktor bey, ben ölürken ne söylemeliyim?" diye sordu..
-"Senin durumun çok özel.. Kelime-i Şehadet sana uzun gelir. O anı –ölümü- fark edince ‘Muhammed' sana yeter." dedim.
Sabahlara kadar çok ıstırap çektiği halde, ağrı kesici morfin yaptırmamaya başlamış.
İğne yaptırmamasının sebebini sorduğumda, aldığım cevabı hâlâ unutamıyor ve hatırladıkça ürperiyorum.
-"Ya morfinin tesiriyle ölüme uykuda yakalanır ve son nefeste ‘Muhammed’ diyemezsem?”
Serap, bir veda niteliği taşıyan bu görüşmemizde son sorusunu da sordu: "Doktor bey... Azrail bana nasıl görünecek?.."
-"Kızım, o bir melek değil mi? Hiç merak etme, sana yakışıklı bir prens gibi gelecektir." dedim.
Ölüm anıyla ilgili bana şunları anlattılar:
-"Doktor bey; biliyor musunuz, bu evde biraz önce bir mucize yaşandı. Serap, bir saat kadar önce oksijen cihazını attı ve ‘yataktan kalkması imkânsız’ denilmesine rağmen kalkarak, abdest aldı, iki rekât namaz kıldı. Bütün ev halkı hayretten donup kaldık. Kelime-i Şehadet getirerek vefat etmeden biraz önce de:
-"Doktor bey'e söyleyin; Azrail, onun söylediğinden de güzelmiş!" dedi.
1997 yılında vefat eden Nevşehirli Onk. Dr. Haluk Nurbaki hocayı ve ahiret yolunda kurtuluşuna vesile olduğu kanser hastası Serap hanımı hayır ve rahmetle anıyorum.