Mekke'den dünyaya verilen mesaj: Güvenliğimizi artık kendimiz mi sağlayacağız?
Mekke'den dünyaya verilen mesaj: Güvenliğimizi artık kendimiz mi sağlayacağız?
YÜCEL KAYA
Bir düşünün...
Dünyanın en önemli enerji merkezlerinden biri Suudi Arabistan.
İslam dünyasının nükleer silaha sahip tek ülkesi Pakistan.
NATO'nun en büyük ordularından birine, güçlü bir savunma sanayisine ve ciddi askerî tecrübeye sahip Türkiye.
Ve bu üç ülke Mekke'de aynı masaya oturuyor.
İmzalanan anlaşmanın en dikkat çekici hükümlerinden biri ise oldukça açık:
Üç ülkeden herhangi birine yapılacak silahlı saldırı, diğerlerine de yapılmış kabul edilecek.
Bu cümleyi sıradan bir diplomatik metnin maddesi olarak okuyup geçebilir miyiz?
Bence geçemeyiz.
Çünkü asıl mesele Türkiye'nin kaç savaş uçağına, Pakistan'ın kaç füzesine veya Suudi Arabistan'ın kaç milyar dolarlık savunma bütçesine sahip olduğu değil.
Asıl mesele şu:
Müslüman ülkeler güvenliklerini başkalarının insafına bırakmadan birlikte korumayı deniyor?
Yüzyıldır bize ne söylediler?
İslam coğrafyasının son yüz yılına bakın.
Sınırlarımızı başkaları çizdi.
Aramıza başkaları duvarlar ördü.
Silahlarımızı başkalarından aldık.
Hava savunmamızı başkalarından istedik.
Birbirimizden korkutulduk
Ve sonra bizi birbirimizden koruyacak silahları
Yine bizi korkutanlardan satın aldık.
Ne tuhaf bir düzen değil mi?
Önce size düşmanınızı gösteriyorlar.
Sonra “Seni ondan ben korurum” diyorlar.
Sonra milyarlarca dolarlık silah satıyorlar.
Sonra iki Müslüman ülke arasında kriz çıktığında arabulucu olarak yine aynı başkentler masaya oturuyor.
Washington...
Londra...
Paris...
Moskova...
Peki Ankara, Riyad, İslamabad neden aynı masaya oturmasın?
İran'ın açıklaması neden önemli?
Mekke Anlaşması imzalandıktan sonra en fazla merak edilen konulardan biri İran'ın tavrıydı.
Çünkü daha ilk günden bazı çevreler şu soruyu ortaya attı:
“Bu anlaşma İran'a karşı mı kuruldu?”
İran Dışişleri Bakanlığı Sözcüsü İsmail Bekayi'nin verdiği cevap bu nedenle oldukça önemliydi.
Tahran'ın Mekke Anlaşması'ndan endişe duyması için bir neden bulunmadığını söyledi.
Dahası...
Bölge ülkelerinin son yıllarda yaşananlardan sonra güvenliğin dış aktörlerden satın alınabilecek bir meta olmadığını daha iyi anladığını vurguladı.
Bence meselenin can alıcı noktası tam da burada.
Eğer İran bu oluşumu kendisine karşı kurulmuş bir cephe olarak değil, bölgenin kendi güvenliğini sağlama arayışı olarak okuyorsa önümüzde çok daha büyük bir ihtimal var demektir.
Çünkü İslam dünyasının ihtiyacı yeni bir mezhep savaşı değildir.
Sünni-Şii savaşı hiç değildir.
Türkiye'yi İran'a, İran'ı Suudi Arabistan'a, Pakistan'ı başka bir Müslüman ülkeye karşı konumlandıracak yeni cephelere de ihtiyacımız yok.
Aksine...
İhtiyacımız olan şey Müslüman ülkelerin birbirlerine karşı değil, birbirleriyle birlikte güvenlik üretebilecekleri bir düzen kurmalarıdır.
Neden Mekke?
Anlaşmanın imzalandığı yerin sembolik anlamını da küçümsememek gerekiyor.
Mekke...
Dünyanın dört bir yanından milyonlarca Müslümanın aynı kıbleye yöneldiği şehir.
Türk'ün, Arab'ın, Pakistanlının, İranlının, Afrikalının, Asyalının aynı safta omuz omuza durduğu şehir.
Hac sırasında zengin ile fakirin,
Devlet başkanı ile işçinin aynı ihrama büründüğü şehir.
Böyle bir anlaşmanın Mekke'de imzalanması ister istemez insanın aklına şu soruyu getiriyor:
Namazda aynı safta durabilen Müslümanlar, ülkelerinin güvenliği söz konusu olduğunda neden aynı safta duramasın?
“Müslüman NATO” tartışması
Mekke Anlaşması'nın “Müslüman NATO” benzetmesiyle tartışılması da boşuna değil.
NATO'nun en temel prensiplerinden biri nedir?
Bir üyeye yapılan saldırının bütün üyelere yapılmış kabul edilmesi.
Mekke Anlaşması'nda da benzer bir kolektif savunma anlayışının ortaya konulması ister istemez bu benzetmeleri beraberinde getiriyor.
Fakat burada çok önemli bir noktayı özellikle belirtmek gerekiyor.
Mekke Anlaşması'nın başarılı olması için Batı'ya düşman olması gerekmiyor.
Amerika'ya karşı kurulması gerekmiyor.
Rusya'ya veya Çin'e karşı kurulması da gerekmiyor.
Hatta İran'a karşı kurulması, bana göre bu anlaşmanın ruhuna verilebilecek en büyük zararlardan biri olur.
Asıl başarı başka bir yerde.
Türkiye'nin güvenliği için Washington'un kararını beklememek.
Suudi Arabistan'ın güvenliği için Amerikan uçak gemisinin Basra Körfezi'ne gelmesini beklememek.
Pakistan'ın güvenliğini başka devletlerin bölgesel hesaplarına teslim etmemek.
Kısacası...
Kendi göbeğimizi kendimiz kesmek.
Masaya ne koyuyoruz?
Peki bu üç ülke masaya ne koyuyor?
Türkiye...
Güçlü bir ordu.
On yıllara dayanan operasyonel tecrübe.
İHA'lardan SİHA'lara, savaş gemilerinden füzelere kadar giderek büyüyen bir savunma sanayisi.
Pakistan...
Büyük ve tecrübeli bir ordu.
Stratejik konum.
Ve hepsinden önemlisi nükleer caydırıcılık.
Suudi Arabistan...
Dünyanın en önemli enerji kaynaklarından biri.
Büyük ekonomik güç.
İslam dünyasındaki özel konumu.
Bu üç ülkenin imkânlarını yan yana koyduğunuzda mesele yalnızca askerî bir ittifak olmaktan çıkar.
Savunma sanayisinden enerjiye...
İstihbarattan teknolojiye...
Ticaretten ulaştırma koridorlarına kadar uzanabilecek yeni bir iş birliği modelinin kapısı aralanabilir.
Yarın bu yapıya başka Müslüman ülkelerin katıldığını düşünün.
Ortaya çıkabilecek potansiyeli küçümseyebilir miyiz?
Ama bir şartla...
Burada önemli bir tehlikeyi de görmezden gelmemeliyiz.
Eğer bu yapı başka bir Müslüman ülkeye karşı kullanılırsa daha doğmadan anlamını kaybeder.
Eğer Sünni-Şii eksenine oturtulursa İslam dünyasının yaralarını kapatmak yerine yeni yaralar açar.
Eğer bir başka küresel gücün bölgedeki aparatı haline gelirse mevcut düzenden hiçbir farkı kalmaz.
Ama hedef;
Ortak güvenlik,
Ortak caydırıcılık,
Ortak savunma sanayisi
Ve dış müdahalelere karşı daha bağımsız bir İslam coğrafyası olursa...
İşte o zaman Mekke'de atılan imza gerçekten tarihî bir başlangıca dönüşebilir.
Yüz yıl sonra...
Bir asır önce İslam coğrafyasının geleceği büyük ölçüde bizim dışımızdaki masalarda konuşuluyordu.
Bugün dünya yeniden şekilleniyor.
Amerika'nın küresel hâkimiyeti tartışılıyor.
Çin yükseliyor.
Rusya yeniden güç mücadelesinde.
Avrupa kendi güvenliğini sorguluyor.
Enerji yolları değişiyor.
Yeni ticaret koridorları kuruluyor.
Böyle bir dünyada Müslüman ülkelerin hâlâ başkalarının kurduğu güvenlik mimarisinin içinde birbirlerinden korkarak yaşamaları kader olamaz.
Kendi güvenliğimizi kendimiz sağlayabilir miyiz?
Türkiye'nin askerî ve teknolojik gücü Pakistan'ın caydırıcılığıyla...
Pakistan'ın gücü Suudi Arabistan'ın ekonomik ve enerji kapasitesiyle...
Bütün bunlar yarın başka Müslüman ülkelerin imkânlarıyla birleşirse ortaya nasıl bir güç çıkar?
Belki asıl sorulması gereken soru da budur.
Çünkü...
Bir asırdır parçalanmış bir İslam dünyasını yönetmek kolaydı.
Peki ya birbirine güvenmeye başlayan bir İslam dünyasını?