--°--:--
  • İMSAK--:--
  • GÜNEŞ--:--
  • ÖĞLE--:--
  • İKİNDİ--:--
  • AKŞAM--:--
  • YATSI--:--
  • --,--
  • --,--
  • --,--
Son Dakika
Köşe Yazısı

Stockholm’deki fraklı büyükelçi ve bizim Stockholm sendromumuz

Yücel Kaya
Yücel Kaya
0

Atlı bir araba Stockholm sokaklarında ağır ağır ilerliyor.

İçinde Türkiye Cumhuriyeti'nin Stockholm Büyükelçisi var.

Üzerinde frak, beyaz yelek, beyaz eldiven, başında silindir şapka...

İstikamet İsveç Kraliyet Sarayı.

Büyükelçi Karakoç, İsveç Kralı XVI. Carl Gustaf'a güven mektubunu sunacak.

Buraya kadar tartışılacak hiçbir şey yok.

Bir büyükelçinin görev yaptığı ülkenin devlet başkanına güven mektubunu sunması diplomatik teamülün gereğidir.

Fakat Büyükelçi o saraya yalnızca Korhan Karakoç olarak girmiyor.

Türkiye Cumhuriyeti'ni temsil ederek giriyor.

O nedenle sormak hakkımız:

Türkiye neden o sarayda frak, beyaz eldiven ve silindir şapkayla temsil ediliyor?


“İsveç'in protokolü böyle” denilebilir.

Peki gerçekten başka türlü olmuyor mu?

Oluyor.

İran'ın Stockholm Büyükelçisi Ahmad Masoumi Far aynı Kral'ın karşısına fraksız çıktı ve güven mektubunu sundu. Başka ülkelerin diplomatlarının da kendi millî veya farklı resmî kıyafetleriyle Kral'ın huzuruna çıktıklarını görüyoruz.

Demek ki frak bir mecburiyet değil.

O halde soralım:

İranlı, Pakistanlı veya başka ülkelerin diplomatları İsveç Kralı'nın huzuruna kendi kimliklerini yansıtan kıyafetlerle çıkabiliyorsa, Türkiye Cumhuriyeti'ni temsil eden bir diplomat neden 19. yüzyıl Avrupa saray protokolünün görüntüsünü tercih ediyor?

“Canım, gittiğin ülkenin örfüne, âdetine uyacaksın” diyenlere de bir sorum var:

Aynı büyükelçimiz yarın Kabil'e tayin edilse, Afganistan'ın örfüne uymak adına sakal bırakıp sarık mı takacak?

Elbette hayır.

Başka bir milletin kültürüne saygı göstermek başka, onun tarihsel kalıplarını kendi temsil kimliğinizin önüne geçirmek başka şeydir.

Üstelik frak, beyaz yelek ve beyaz eldivenden oluşan bu görüntü Türkiye'de ve İngiliz kültüründe uşak ve garson imgesini de güçlü biçimde çağrıştırıyor.

Öyle değil mi?

Elbette frakın Batı'da yalnızca uşak ve garson kıyafeti olarak kullanılmadığını, saray ve diplomasi geleneğinde de yeri olduğunu söyleyenler çıkacaktır. Ben kıyafet tarihi tartışmıyorum. Fotoğrafın Türk milletine verdiği mesajı tartışıyorum.


Türk milletinin kendi temsilcisini Batı karşısında “uşak-efendi” görüntüsünü çağrıştıran bir sahnede görmek istememesinden daha doğal ne olabilir?

Aslında mesele bir frak meselesi değil.

Mesele, başkasının bizden talep dahi etmediği bir kalıba kendi irademizle girmeyi neden hâlâ prestij saydığımız meselesidir.

Üstelik fotoğrafın çekildiği şehir Stockholm.

İnsanın aklına ister istemez adını bu şehirden alan o meşhur kavram geliyor:

Stockholm sendromu.

Bu sendrom; Mağdurun kendisine zarar veren, rehin alan veya istismar eden kişiye karşı zamanla güven, sempati ve duygusal bağlılık geliştirmesi durumudur.

Elbette kimseye psikolojik teşhis koymuyorum. 

Bizi uşak kıyafeti olarak hafızalarımıza kazınan giysi ile temsil eden büyükelçiye de.

Bunu bir zihniyet metaforu olarak kullanıyorum.

Tarihimizde bunun çok daha ağır bir örneği var. II. Meşrutiyet'in ardından 1908'de İstanbul'a dönen İngiliz Büyükelçisi'ni karşılayan jön Türkler, Sirkeci'de elçinin arabasının atlarını çözüp kendileri atların yerine geçerek arabayı çekmişlerdi. Dönemin tanıklarından Ahmet İhsan Tokgöz'ün de aktardığı bu manzaranın üzerinden bir asırdan fazla zaman geçti. Bugün elbette kimse İngiliz elçisinin arabasını çekmiyor. Fakat sormadan edemiyorum: 

Atların yerine geçen o zihniyet tamamen ortadan kalktı mı?


Türkiye'nin yaklaşık iki asırlık Batılılaşma macerasında önümüzde duran soru hâlâ aynı:

Batı'yla eşit ilişki kurmak mı istiyoruz, yoksa Batı'nın bizi beğenmesini mi?

Recep Tayyip Erdoğan'a 2014'te Cumhurbaşkanı olması halinde frak giyip giymeyeceği sorulduğunda şu cevabı vermişti:

“Bizim geleneğimizde yok o, başkalarının geleneğinde var. Bunun bize kazandıracağı hiçbir şey yok.”

Cumhurbaşkanı oldu ve frak giymedi.

Bütün meselenin özeti aslında bu cümlede:

Başkalarının geleneğine saygı duyalım ama neden başkasının geleneğini üzerimize geçirmek zorunda olalım?

Hatırlayın...

Ali Babacan 31 Ocak 2023'te Altılı Masa'nın Ortak Politikalar Mutabakat Metni'ni anlatırken şöyle demişti:

“Avrupa'dan da bakacaklar ve hayranlıkla diyecekler ki, ‘Aferin Türkiye'ye. Şuna bak.’”

Ama o “aferin” kelimesi üzerinde düşünmeye değer.

Çünkü “aferin” eşitler arasında kullanılan bir kelime değildir.

Öğretmen öğrencisine, baba çocuğuna, usta çırağına, patron işçisine, efendi uşağına aferin der.

Peki Türkiye'nin başarısını anlatırken neden Avrupa'nın “aferin”i ölçü olsun?

Millî Mücadele yıllarında kurtuluşu Amerikan mandasında veya büyük devletlerin himayesinde arayanlar vardı.

Manda fikri tarihin çöplüğüne gönderildi.

Peki mandacı zihniyet ortadan kalktı mı?


Bugün kimse “Bizi İngiltere yönetsin” demiyor elbette.

Ama zihniyetler biçim değiştirerek yaşamıyor mu?

Batı'nın yaptığını peşinen daha medeni görmek, Batı'nın onayını başarı belgesi saymak, Batılı görünmeyi modernleşmek zannetmek...

Frak başka, “aferin” başka... Ama mesele aynı.

İranlı kendi kültürünü yansıtan kıyafetle, Pakistanlı kendi millî kıyafetiyle ülkesini temsil edebiliyor.

Peki bizim, bir Türk diplomatının üzerine giydiğinde “Türkiye Cumhuriyeti geliyor” dedirtecek resmî kıyafetimiz neden yok?

Bu da Erdoğan hükümetine de eleştirimiz olsun.

Neden hâlâ çeyrek asırdır bu konuda adım atılmıyor?

Binlerce yıllık devlet geleneğine sahip bir ülke olarak neden bugünün dünyasına uygun, modern ama tarihimizden izler taşıyan bir Türk diplomatik resmî kıyafeti oluşturmayalım?

Ne başkasının Mandrake şapkasını taklit edelim.

Ne de başkasının frakını.

Kendimiz olalım.

Çünkü diplomasi yalnızca masada söylenen söz değildir.

Bayrak diplomasidir.

Arma diplomasidir.

Karşılama töreni diplomasidir ki;


Cumhurbaşkanımızın yabancı devlet başkanlarını 4 bin yıllık Türk askeri kıyafetleri ile karşıladığını hatırlayın.

Kıyafet de diplomasidir.

Stockholm'deki fotoğrafa baktığımda bu yüzden yalnızca bir frak görmüyorum.

İki yüz yıldır peşimizi bırakmayan bir soru görüyorum:

Batı'yla eşit olarak yan yana mı duracağız, yoksa Batı'nın bize “aferin” demesini mi bekleyeceğiz?

Başkalarının geleneğine saygımız var.

Ama bizim de tarihimiz, geleneğimiz ve kimliğimiz var.

Türk milletinin dünyanın herhangi bir sarayına giren temsilcisinden beklediği de başka bir medeniyetin kalıbına girmesi değil; kendi devletinin vakarını üzerinde taşımasıdır.

Türkiye bu sendromdan derhal kurtulmalıdır.

Kaderin cilvesine bakın ki bütün bunları yeniden tartışmamıza sebep olan fotoğrafın çekildiği şehrin adı da...

Stockholm.

Ne tesadüf, değil mi?

NOT: Bu arada haddimi aşmıyorsam eğer tüm büyükelçilerimize Ömer Seyfettin’in “Pembe İncili Kaftan” isimli öykü kitabını okumalarını öneriyorum.

Yücel Kaya Diğer Yazıları

Hepsini Görüntüle