• İSTANBUL
  • İMSAK
    00:00
    GÜNEŞ
    00:00
    ÖĞLE
    00:00
    İKİNDİ
    00:00
    AKŞAM
    00:00
    YATSI
    00:00
  • 0.0
  • 0.0
  • 0.0
Yücel Kaya
Yücel Kaya
TÜM YAZILARI

İran'dan sonra sıra Türkiye'de mi? İsrail'in asıl korkusu ne?

03 Eylül 2026
A


Yücel Kaya İletişim:

İran'dan sonra sıra Türkiye'de mi? İsrail'in asıl korkusu ne?

YÜCEL KAYA 

Ortadoğu'da haritalar yeniden çiziliyor.

İran vuruldu.

Suriye'nin dengeleri altüst oldu.

PKK silah bırakma sürecine girdi.

SDG feshedildi.


Türkiye, Pakistan ve Suudi Arabistan Mekke'de ortak savunma anlaşmasına imza attı.

İsrail ise Suriye'den Doğu Akdeniz'e kadar Türkiye'nin karşısına çıkıyor.

Bütün bunlar birbirinden bağımsız gelişmeler mi?

Yoksa Ankara uzun zamandır yaklaşmakta olan büyük hesaplaşmayı görüyor ve taşlarını ona göre mi diziyor?


Ben ikinci ihtimalin üzerinde durulması gerektiğini düşünüyorum.

Önce filmi biraz geriye saralım.

30 Ağustos 2024...

Cumhurbaşkanı Erdoğan çok önemli bir kavram kullandı:

“İç cephe.”

Türkiye'nin dışarıdan gelen saldırılar karşısında iç cephesini tahkim etmesi gerektiğini söyledi.


Bir ay sonra hiç kimsenin beklemediği bir şey oldu.

MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli, TBMM'nin açılışında DEM Partililerle tokalaştı.

Ardından Abdullah Öcalan'a kadar uzanan o bildiğiniz çağrılar geldi.

Türkiye'nin yıllardır silahla mücadele ettiği PKK'nın tasfiyesinin bu defa örgütün kurucusu üzerinden gerçekleştirilmesi hedeflendi.

Neden?

Sadece terörü bitirmek için mi?

Bence mesele bundan çok daha büyük.

Bahçeli daha sonra dünya siyasetindeki krizleri değerlendirirken şu stratejik çerçeveyi açıkça ortaya koydu:

Artan dış baskının iç cephe tarafından dengelenmesi...

MHP'nin resmî sitesinde yayınlanan konuşmasındaki mantık tam olarak buydu. 

Yani dışarıdaki fırtına büyürken içeride açık bırakmayacaksınız.


 

Düşünün...

Türkiye'nin güneyinde on yıllardır PKK var.

Suriye'de onunla bağlantılı gördüğümüz YPG/SDG yapılanması var.

İran'da ise farklı Kürt silahlı örgütleri faaliyet gösteriyor.

Bölgede büyük bir savaş çıktığında bu yapıların dış güçler tarafından kullanılma ihtimali Ankara açısından yeni bir endişe değil.

Nitekim 2026 İran savaşında bunun nasıl bir güvenlik sorununa dönüşebileceğini gördük.

Reuters'ın araştırmasına göre İranlı Kürt silahlı grupları İran'a karşı harekete geçmek üzere hazırlık yaptı; İsrail ve CIA'in bu gruplarla ilişkiler geliştirdiği bildirildi. Ayrı bir Reuters haberinde de İsrail'in İran sınırındaki bazı bölgelerin ele geçirilmesini hedefleyen İranlı Kürt grupların hamlesine destek verdiği aktarıldı. 

Demek ki Ankara'nın dikkate aldığı senaryo teorik değil.

Bölgesel savaşlarda etnik ve silahlı yapılar büyük devletlerin satranç taşlarına dönüşebiliyor.

Suriye'ye gelelim.

İsrail'in eski Dışişleri Bakanı Gideon Sa'ar Kürtleri açıkça İsrail'in “doğal müttefikleri” olarak nitelendirmişti. İsrail'deki stratejik tartışmalarda da Türkiye'nin Suriye'deki Kürt yapılanmasına karşı politikası yakından izleniyor. 

Hakan Fidan ise;

SDG'nin İsrail ile koordinasyon içinde hareket ederek İsrail'in bölgede “böl ve yönet” politikasına hizmet ettiğini söyledi. 

Bunu not edin.

Çünkü şimdi çok önemli bir gelişme yaşandı:

SDG feshedildi.

Silahlı unsurları Suriye devlet ordusuna entegre ediliyor.

Kuzeydoğu Suriye'deki fiilî özerk yapı sona eriyor. 

Aynı dönemde PKK'nın silahsızlanması da ilerliyor.

Yani Türkiye açısından sınırın hem içinde hem dışında yıllardır en büyük güvenlik açıklarından birini oluşturan silahlı yapıların tasfiyesi aynı tarihsel döneme denk geliyor.

Tesadüf mü?

Belki.

Ama devletlerin güvenlik politikalarında tesadüflere fazla yer ayırmamak gerekir.


 

Şimdi puzzle'ın başka bir parçasını masaya koyalım.

İsrail Türkiye'den gerçekten endişe ediyor mu?

Bunun cevabını Ankara'dan değil, Tel Aviv'den arayalım.

İsrail Ulusal Güvenlik Çalışmaları Enstitüsü INSS'nin bir analizinin başlığı oldukça çarpıcı:

“Turkey Is Not Iran, but It Is a Threat.”

Türkçesi:

“Türkiye İran değil, ama bir tehdit.”

Analizde daha da önemli bir tespit var.

İsrail kamuoyunda son dönemde Türkiye'nin “yeni İran” olarak tanımlanmasının yaygınlaştığı belirtiliyor.

İsrail'in endişeleri arasında Türkiye'nin Suriye'deki askeri varlığı, Doğu Akdeniz'deki güçlü donanması, savunma sanayisindeki yükselişi ve Ankara'nın bölgesel nüfuzu sayılıyor. 

Daha ne desinler?

Üstelik mesele akademisyenlerin yazdığı raporlardan ibaret değil.

İsrail Savunma Bakanı Israel Katz, geçtiğimiz temmuz ayında Erdoğan'a açıkça meydan okudu.

Türkiye'nin Suriye'deki askeri etkisinin genişlemesinden duyulan rahatsızlığın ortasında Erdoğan'a, kendisini İran'ın düştüğü konuma sokmaması yönünde tehditkâr bir uyarıda bulundu. 

Erdoğan'ın cevabı ise Türkiye'nin güvenlik anlayışının nereden başladığını gösteriyor:

Türkiye'nin güvenliği yalnızca Türkiye sınırlarından başlamıyor.

Cumhurbaşkanı geçtiğimiz haziranda İsrail'in Suriye ve Lübnan'a yönelik saldırılarının artık Türkiye'yi de tehdit eden noktaya ulaştığını söyledi. 

İşte mesele burada başka bir boyuta geçiyor.


 

Netanyahu'nun “Büyük İsrail” sözlerini de unutmayalım.

Netanyahu'ya 2025 yılında bir televizyon röportajında “Büyük İsrail” vizyonuna bağlı olup olmadığı soruldu.

Cevabı:

“Çok.”

Netanyahu aynı röportajda kendisini tarihî ve manevi bir görevin içinde gördüğünü söyledi. 

Burada dikkatli olalım.

“Büyük İsrail” kavramının tek, üzerinde anlaşılmış ve resmî İsrail devlet sınırlarını gösteren bir haritası yok. Dolayısıyla internette dolaşan her “Arz-ı Mevud haritasını” Netanyahu'nun resmî planıymış gibi sunmak doğru olmaz.

Ama İsrail Başbakanı'nın bu vizyonla bağ kurduğunu kendi ağzından söylemesi de görmezden gelinecek bir ayrıntı değildir.

Ve şimdi gelelim 7 Ağustos 2026'ya...

Mekke.

Erdoğan...

Muhammed bin Selman...

Şahbaz Şerif...

Üç lider bir anlaşmaya imza attı:

Mekke Ortak Savunma Anlaşması.

Maddenin özü çok basit:

Üç ülkeden birine yapılacak silahlı saldırı, üçünün tamamına yapılmış sayılacak. 

Bir başka ifadeyle:

Türkiye'ye saldırırsanız yalnızca Türkiye'yi karşınızda bulmayabilirsiniz.

Pakistan'ı da...

Suudi Arabistan'ı da...

Üstelik Pakistan nükleer silaha sahip bir devlet.


 

31 Ağustos'ta İstanbul'da ikinci perde açıldı.

Üç ülkenin dışişleri bakanları...

Savunma bakanları...

Genelkurmay ve askeri komuta kademeleri...

Aynı masaya oturdu.

Ve anlaşmanın kâğıt üzerinde kalmaması için Suudi Arabistan'da daimi sekretarya kurulması, silahlı kuvvetlerin uyumunun artırılması, savunma teknolojilerinin geliştirilmesi ve ortak üretim kararlaştırıldı. 

Bu artık yalnızca diplomatik bir fotoğraf değil.

Kurumsallaşan bir caydırıcılık mimarisi.

Erdoğan ise anlaşmanın herhangi bir ülkeyi hedef almadığını özellikle söylüyor. Bu ayrımı yapmak zorundayız. 

Fakat caydırıcılığın tabiatı zaten budur.

Savaşmak için değil...

Karşınızdakinin savaşmayı göze alamaması için güç oluşturursunuz.


 

Şimdi parçaları yeniden yan yana koyun.

Türkiye içeride PKK meselesini silahsızlandırmaya çalışıyor.

Suriye'de SDG ortadan kalkıyor ve silahlı unsurlar devlet yapısına giriyor.

Ankara Suriye'nin parçalanmasına izin vermeyeceğini ilan ediyor. 

Türk savunma sanayisi büyüyor.

Türkiye'nin Suriye'deki ağırlığı artıyor.

Pakistan ve Suudi Arabistan'la müşterek savunma mekanizması kuruluyor.

Ve aynı anda İsrail'in kendi stratejik kurumları Türkiye'yi “potansiyel tehdit” olarak değerlendirmeye başlıyor.

Dahası, daha dün İsrail ile Yunanistan 3 milyar avroluk hava savunma anlaşmasına imza attı. AP, anlaşmayı Türkiye'nin büyüyen bölgesel etkisine ilişkin ortak kaygıların bulunduğu bir dönemde derinleşen İsrail-Yunanistan savunma ilişkilerinin parçası olarak değerlendiriyor. 

Bütün bunları aynı masaya koyduğumuzda şu soru artık komplo teorisi değil, üzerinde düşünülmesi gereken bir strateji sorusudur:

İran zayıflatıldıktan sonra İsrail'in bölgedeki en ciddi güç rekabeti kiminle olacak?

Ben cevabı vermeyeyim.

İsraillilerin kendi raporlarına bakalım.

Türkiye'nin Suriye'deki nüfuzundan endişe ediyorlar.

Türk ordusunun gücünü konuşuyorlar.

Türk donanmasını konuşuyorlar.

Savunma sanayimizi konuşuyorlar.

Türkiye'nin Filistin meselesindeki etkisini konuşuyorlar.

Ve artık Türkiye'yi İran'la kıyaslayanlar var. 

Belki de Erdoğan ve Bahçeli'nin sürekli söylediği “iç cepheyi tahkim etmek” meselesini yalnızca iç politika üzerinden okumak en büyük hatamız.

Belki devlet önündeki haritaya bizden çok daha uzun vadeli bakıyor.


Önce içerideki fay hatlarını kapat...

Sınırındaki silahlı yapıyı tasfiye et...

Suriye'nin parçalanmasını engelle...

Savunma sanayini büyüt...

Bölgesel ittifakını kur...

Sonra karşındaki güce:

“Beni yalnız yakalayamazsın.”

de.

Cumhurbaşkanı Erdoğan'ın birkaç gün önce söylediği söz belki de bu yüzden her zamankinden daha anlamlı:

“Milletten başka hiçbir aktör Türkiye'ye rota ve sınır çizemez.” 

Şimdi soruyu yeniden soralım:

İran'dan sonra sıra Türkiye'de mi?

Bunu bilmiyoruz.

Fakat şunu artık biliyoruz:

Türkiye o ihtimali yok sayarak hareket etmiyor.

Ve görünen o ki İsrail de artık karşısındaki Türkiye'yi eski Türkiye olarak okumuyor.

Haberle ilgili yorum yapmak için tıklayın.
x

WhatsApp İhbar Hattı

+90 (553) 313 94 23