Herkes ahlaksız, herkes suçlu… Peki biz masum muyuz?
Ahlak konuşmayı çok seviyoruz.
Özellikle de başkalarının ahlakını...
“Bu siyasetçi ahlaksız.
Şu esnaf fırsatçı.
Bu patron vicdansız.
Şu kadın yanlış giyiniyor.
Bu kadın haram yiyor.”
Herkes hakkında bir hükmümüz var.
Peki kendimiz?
Hiç aynanın karşısına geçip şu soruyu soruyor muyuz?:
“Ben gerçekten ahlaklı mıyım?”
Çünkü başkasının günahını görmek kolaydır. İnsanın kendi yanlışını görmesi ise zor.
Rüşvet alanı görünce öfkeleniyoruz.
Peki işimizi hızlandırmak için araya tanıdık koyduğumuzda?
“Torpil değil, tanıdık vasıtasıyla hallettik.”
Markette fahiş fiyata kızıyoruz.
Peki sattığımız malın kusurunu müşteriden gizlediğimizde?
“Ticaret böyle.”
İşçinin hakkını yiyen patrona kızıyoruz.
Peki sekiz saatlik ücret alıp üç saatimizi boş geçiriyorsak?
Bu soruları kendimize de soruyor muyuz?
İnsan kendi yanlışına isim bulmakta ne kadar mahir, değil mi?
Başkasınınki torpil, bizimki tanıdık kullanmaktır.
Başkasınınki yalan, bizimki mecburiyettir.
Başkasınınki kul hakkı, bizimki küçük bir meseledir.
İnsanın kendisini kandırması işte tam da burada başlıyor.
Çünkü biz ahlakı çoğu zaman başkalarının görünen hayatı üzerinden ölçüyoruz.
Oysa ahlak, görüntüden çok daha fazlasıdır.
Ahlak, kimsenin görmediği yerde ne yaptığındır.
Sana emanet edilen makamın hakkını vermendir.
Devletin ve milletin emanetine kendi malından daha fazla sahip çıkmandır.
Başına taktığın örtünün temsil ettiği inancın sorumluluğunu taşımaktır.
Milyonların, milyarların konuşulduğu yerde insanın kendi vicdanına dönüp:
“Bu para nereden geldi? Bu kazanç helal mi? Burada birinin hakkı var mı?” diye sorabilmesidir.
Çünkü başörtüsü saçı örter; kul hakkını örtmez.
Makam insana itibar kazandırabilir; haramı helal yapmaz.
Tesbih elini süsleyebilir; kirli kazancı temizlemez.
Güzel sözler insanları etkileyebilir; kötü ameli güzelleştirmez.
Makam yükseldikçe insan büyümez; emaneti büyütür.
İnsanlardan saygı görmek, Allah katında haklı olduğunun delili değildir.
Haramın miktarı büyüdükçe adı değişmez; haram yine haramdır.
Kanuna yakalanmamak, vicdan karşısında beraat etmek değildir.
Dindar görünmek insanları inandırabilir; Allah’tan hiçbir şeyi gizleyemez.
Kul hakkı, sahibini tanımadığın için küçülmez.
Dindar görünmek de insanı tek başına ahlaklı yapmaz.
Asıl mesele, kimse görmediğinde de inandığın gibi yaşayabilmektir.
Yakalanmayacağını bildiğin halde haramdan uzak durabilmektir.
İşte tam da bu yüzden toplumdaki ahlak sorununu konuşurken sürekli başkalarını işaret etmek bana eksik geliyor.
Çünkü toplum dediğimiz şey gökten inmiyor.
O toplumu biz oluşturuyoruz.
Ahlaksızlığın sebebini kötü giden ekonomide, yalan söyleyen siyasetçide, televizyonda, sosyal medyada veya gençlerde aramak kolay.
Zor olan aynaya bakmak.
Zor olan;
“Ben yalan söylüyor muyum?”
“Ben kul hakkı yiyor muyum?”
“Ben bulunduğum makamın hakkını veriyor muyum?”
“Benim kazancım helal mi?”
diye kendine sorabilmek.
Bu yüzden başkasının ahlakını tartışmadan önce tek bir soru soralım:
“Ben ahlaklı mıyım?”
Cevabını da kendimizi kandırmadan verelim.
Çünkü dünyadaki bütün insanları yargılasak da kendi vicdanımızdaki mahkemeden kaçamayız.
Başkasının ayıbını görmek için gözümüzü dört açacağımıza, biraz da kendi içimize bakalım.
Hey!
Sana söylüyorum...
Yani hepimize.







