Yaşanan yanlışlıkların düzeltilme çaresini kendi değerlerimizde bulalım! (2)
Yaşanan yanlışlıkların düzeltilme çaresini kendi değerlerimizde bulalım! (2)
YAŞAR DEĞİRMENCİ
Çareyi içimizde arayalım dışımızda değil.
İtikadi açıdan aynı kıbleye (Kâbe’ye) yönelmek, inananların zihin ve gaye birliğini perçinlerken, sosyal açıdan omuz omuza durarak saf tutmak, aradaki mesafeleri eritir. Bir işadamı ile bir işçinin, bir bürokrat ile sıradan bir vatandaşın yan yana saf durması, Allah katındaki mutlak eşitliğin yeryüzündeki en somut göstergesidir. Bu durum, bireylerdeki sınıf farklılığı oluşturan kibiri veya eziklik duygularını yok ederek tam bir güven ortamı inşa eder.
İslam, servetin belirli ellerde toplanmasını değil, toplum içinde paylaşılmasını teşvik eder. Bu anlayışın en bilinen örneği zekâttır. Her Müslüman, malının belirli bir kısmını ihtiyaç sahipleriyle paylaşmakla yükümlüdür. Zekât, sadece ekonomik bir yardım değil; toplumsal huzuru koruyan bir dayanışma aracıdır. Yoksulun ihtiyaçlarının karşılanması, toplumdaki kırgınlık ve adaletsizlik duygularını azaltırken, zengin ile ihtiyaç sahibi arasında gönül köprüleri kurulmasına vesile olur. Böylece ekonomik paylaşım, sosyal bütünleşmeyi de beraberinde getirir.
İslam bir cemaat dinidir ve bu cemaatin fiziksel olarak ete kemiğe büründüğü yer camilerdir. Caminin kelime anlamı “toplayan, bir araya getiren” demektir. Günde beş vakit camide buluşan Müslümanlar, aralarındaki makam, servet, ırk ve sosyal statü farklarını caminin kapısında bırakırlar.
İslâm; doğruluk, dürüstlük, adalet, kardeşlik, dostluk, ülfet ve hoş geçimlilik, güler yüzlülük, selâmlaşma, ağırbaşlılık, sabır ve metanet, şefkat ve merhamet, af ve hoşgörü, saygı ve sevgi, dayanışma ve yardımlaşma, birlik ve barış, cömertlik, kanaatkârlık, hikmet, hayırda yarış, cesaret ve kahramanlık, itidal gibi güzel özelliklerin yaşanması, hayatın her alanında bulunmasıdır.
Âl-i İmrân suresinde (3/133-135) Kur’an’ın temel erdem olarak ısrarla vurguladığı ‘takva’ya sahip olanlardan bahsedilirken, bunların niteliklerinden bazıları şöyle sıralanmıştır: Bollukta da darlıkta da hayır yolunda harcama yaparlar, öfkelerine hâkim olurlar, insanları bağışlarlar, kötülükte ısrar etmezler. Bu ayetlerde takva sahiplerinin özellikleri cömertlik, hilim, affetme ve tövbe erdemleri olarak sıralanmıştır. Başka bir ayette (5 Mâide 8) adalet’in takvaya en uygun erdem olduğu belirtilir. Bakara suresinin 177. ayetinde diğer bir temel ahlâk kavramı olan ‘birr’ (iyilik) teriminin kapsamı içine hayırseverlik, ahde vefa, sabır, metanet, doğruluk ve takva erdemlerinin girdiğine işaret edilir.
Kur’ân-ı Kerîm’de temel ve tâli erdemler ayrımına gidilmeden, yeri geldikçe konuyla ilgili erdemlerden, toplumsal hayatın huzur ve güvenliği için bunların ne kadar gerekli olduğundan bahsedilmiştir. Özellikle çağdaş dünyanın şartları gereği insanların öncelikleri değiştiğinden, erdemlerde önem sırasının da değişebileceği açıktır. Diğer önemli bir husus ise Kur’an’da bahsedilen erdemlerin tüketici olmamasıdır. Yaygınlığı, geçişkenliği, sosyal hayatta da görünür ve yaşanır kılınması hep üretir tüketmez.
Sorumluluk seviyesi gelişmiş Müslüman ulema ve münevverlerin özgürlük, eşitlik, hukukun üstünlüğü, geçim güvencesi gibi insanî meselelerle ilgilenmeleri, bu yönde toplumsal bir zihin inşa etmeleri; İslâm’ı kendi insanı için problem kaynağı değil, çözüm kaynağı olarak anlayıp anlatmaları gerekir. Dışarda çare aranması bu görevin ihmalidir.
Yaşanan yanlışlıkların düzeltilme çaresini kendi değerlerimizde bulalım! Çareyi içimizde arayalım dışımızda değil. Yazılarımın başlığına bu cümleleri koyarken çare belli ise biz Müslümanlara düşen görev dinimizi yaşamaktır/yaşatmaktır. Örnek olmaktır.
Peygamberimiz şöyle buyurmuştur:
“Ümmetimin temiz kalplileri cennete sadece namazlarının veya oruçlarının çokluğuyla girmeyecekler. Onlar, bu ibadetlerin yanında merhametli kalplerinden, temiz yüreklerinden, cömert nefislerinden ve tüm insanlara merhametli olmalarından dolayı cennete gireceklerdir.”
Bu hadis, İslam’da ibadetler ile güzel ahlakın ayrılmaz bir bütün olduğunu net bir şekilde ortaya koyar. İbadetlerin onun karakterine nasıl yansıdığı da önemlidir. Yani ibadetler, kalbi yumuşatıp insanı kötülüklerden arındırdığı sürece gerçek amacına ulaşmış olur.
Ahlaki erdemlerden yoksun bir ibadet hayatı, kabuğu var ama içi boş bir cevize benzer. Namaz kılmak ve oruç tutmak; insanı cömertliğe, merhamete ve tüm insanlığa karşı şefkat ve merhamet beslemeye yöneltiyorsa anlam kazanır. İbadet, kalbi arındırıp güzelleştiren bir okul; digergâmlık ve isar ise o okuldan mezun olmanın birer diplomasıdır.
Hadiste de vurgulandığı üzere, cennetin kapılarını sonuna kadar açan şey, ibadetlerle beslenmiş ve güzel ahlakla taçlandırılmış temiz bir kalptir. Bu kalbi taşıyanlar da “üsveyi hasene” örnek müminlerdir. Hasta bireye de çare arayan topluma da rehberlik edecek yol gösterecek olanlar; Peygamberimizin izini süren, her hâl ve şartta dinini yaşayanlardır. İnsanımızı da bunalımlardan, yalnızlıktan kurtaracak olanlar da sayılan özellikleri yaşayan mümin kimlik-kişilik ve şahsiyetini kaybetmeyenlerdir.