--°--:--
  • İMSAK--:--
  • GÜNEŞ--:--
  • ÖĞLE--:--
  • İKİNDİ--:--
  • AKŞAM--:--
  • YATSI--:--
  • --,--
  • --,--
  • --,--
Son Dakika
Köşe Yazısı

Modernizmin esaretinden kurtulalım! Mümin kimlik ve şahsiyetimizi yaşayalım!

Yaşar Değirmenci
Yaşar Değirmenci
0

“Zamana uyma” propagandaları yanında, Müslümanları İslam dışı hayat tarzına zorlayıcı sosyo-ekonomik kurumların bol miktarda kurulmuş ve kurulmakta olduğu gerçeği, bu konudaki tehlikenin büyüklüğünü en açık ve en acı şekliyle gözler önüne sermektedir. Zamanın akışında erimek ve sonsuz sonu kaybetmek. Zamanın akışına soylu bir karşı çıkışla hayatı hakka uydurmak ve sonsuz sonu (ebedî hayatı) kazanmak. Modernizm, insanımızı esir aldı. Fâni geçici dünyayı ebedi kalacakmış gibi konfora rehavete esir etti. Bu nefsin arzu ve isteklerin esareti bizlere Mümin kimlik ve şahsiyetimizi unutturdu. Dünyevileşme hastalığına bulaştırdı. Müslümanın Müslümanca yaşamakta kesin kararlı olması ve inançlarının kurtarıcılığına inanması şarttır. Müslüman; her hâl ve şartta yaşanan bir dini olduğunu hayat tarzında göstermeli, asla bu şuur ve gayretten uzak kalmamalıdır. Hayatın gayesi, tek kelimeyle “Allah’a kulluk”tur. Kulluk ise hayatı, Allah’ın emirlerine uydurmak demektir. “Dünya sevgisi” ve “ölüm korkusu” gibi, İslam’ın dünya-ahiret dengesinin iki azılı düşmanını Müslümanların zihinlerine hâkim kılmak şahsiyetli mü’min düşüncesidir. Peygamberimiz: “Akıllı kişi, nefsine hâkim olan ve ölüm sonrası için çalışandır. Âciz kişi ise nefsini heva hevesine tâbi kılan, sonrasında da Allah’tan dileklerde bulunup duran ve bunu yeterli görendir.” 

Dünya hayatı, ne kadar uzun görünürse görünsün göz açıp kapayıncaya kadar gelip geçen bir süreçtir. Asıl ve ebedî durak ahiret olduğuna göre, buradaki sınırlı vakti ve imkânları kalıcı değerlere dönüştürmek büyük önem taşır. Hadis-i şerifte vurgulanan akıllılık; insanın nefsine yenilmeden, dünyadayken ahireti merkeze alan kalıcı iyilikler ve ameller ortaya koyabilmesidir. Buna karşın insanın nefsani isteklerinin peşinden gidip hiçbir çaba göstermeden sadece temennide bulunması, ebedî hayat için ciddi bir yanılgıdır.


Gerçek kurtuluş, kuru bir beklentinin ötesine geçerek harekete geçmekte ve bu geçici dünya imtihanını ahiret kazancına dönüştürecek samimi adımlar atmakta, ibadetlerle ve iyiliklerle hayatı zenginleştirmekte yatar.

İmanın mü’mine yüklediği yüke (sorumluluğa) rağmen mü’min, kötülüklerin yayılmasına karşı tepkisiz kalamaz. Allah katında önemli olmayan bahanelerin arkasına sığınamaz. Şartları, siyasi menfaatleri, kişisel ihtirasları, kabile ve ülke menfaatlerini kollama gibi gerekçeklerle Allah’a isyanın yayılmasına karşı sessiz kalamaz: hatta isyanın yayılmasına imanın gerilemesine karşı aktif görev sorumluluğunu “din görevlileri” adı altında resmi vasıflı bir kitleye de terk edemez mümin. İman bir nimetse her mümin o nimetin külfetine katlanmak zorunda olduğunu bilmelidir. Günümüzde müşahede edilen hal, din ve dindarlık konusunda seküler ve dindar çevrelerde yaşanmakta olan ihmal ve abartıdır. Sonuçta da ‘içi boşaltılmış dindarlık’ doğal/kabullenilebilir hale gelmiştir. Müslümanlar, bir gün mevcut evrensel düzenin bozulacağına, daha açıkçası Kıyamet’in kopacağına iman etmiş kimselerdir. Böyle bir inancın sahipleri, nasıl olur da günün şartlarına “değişmez/değiştirilemez” diye bakabilirler ve bu büyük çelişkiyi nasıl içlerine sindirebilirler? Unutmayalım ki: Kalbimizin işgali, en büyük işgaldir. Kalbimizi hak ile meşgul etmezsek, bâtıl bizi meşgul eder.

Resulullah Efendimiz “Mü’minin ferasetine/öngörüsüne saygı gösterin. Çünkü o Allah’ın nuru ile değerlendirme yapar” buyurmuş sonra da “gerçekten bunda firaset/idrak/anlayış sahipleri için ayetler/ibretler vardır” ayetini okumuştur.


Hayatın her döneminde vahyi önceleyen bir düşünce ve yaşantıyı benimsemek, her zaman esası yakalayabilme mutluluğunu verir. Ayrıca vahiy öncelikli anlayış, kişisel görüş ve değerlendirmelerin (rey ve kıyas) yanlışlığından ve manevi vebalinden de kurtulma şansı tanır. Bunun sonunda ise, “olgun mü’min/iyi Müslüman” kalitesi ve erdemi yakalanmış olur.

Şahsiyetli Mü’min olma meselesinde şu âyet ve hadisi hiç unutmayalım: “Mülkün gerçek ve yegâne sahibi Allah’tır. Mülkü, iktidarı dilediğine verir, dilediğinden alır. Dilediğini yüceltir, aziz kılar, dilediğini alçaltır, zelil eder. Her türlü hayr O’nun tasarrufundadır ve O, her şeye kadirdir.Peygamber Efendimiz: “Hiçbiriniz duyguları/his ve hevesleri benim getirdiğime uymadıkça olgun mü’min olamaz” buyurmuştur.

Hz. Peygamber, kimseden lütuf beklemeksizin kendisi toplumdaki çarpıklıklarla mücadele ettiyse biz Müslümanlar da böylesine aktif ve özne konumunda yer alarak haksızlıklarla, çarpıklıklarla mücadele etmekle mükellefiz. Pasif iyi değil, aktif iyi olmalıyız.

Nasıl ki, Peygamberimiz vefatına kısa bir süre kala Veda Hutbesinde üstlenmiş olduğu vazifeyi yerine getirip getirmediğini sormuş/sorgulamışsa, İslam ümmeti de bugün Hz. Peygamberden devralmış olduğu misyonu yerine getirip getirmediği noktasında açık yüreklilikle bahanelerin arkasına sığınmaksızın bir nefs muhasebesi, bir iç hesaplaşma yoluna gitmek durumundadır.

Yorumlar

Yorum yazın

0/1000

Yorumlar editör onayından sonra yayınlanır.

Bu içeriğe henüz yorum yapılmamış

İlk yorumu siz yazın — yukarıdaki formu kullanabilirsiniz.

Yaşar Değirmenci Diğer Yazıları

Hepsini Görüntüle