Hasta toplumun şifası Kur’an-ı Kerim ve Hadis-i Şeriflerdir!
“Hasta toplumun şifası Kur’an-ı Kerim ve Hadis-i Şeriflerdir!” tabii ki yaşama şartıyla. Doktorun verdiği reçeteyi taşımak veya bakmak kullanılmadığı müddetçe hiçbir faydası olmaz. Kur’an-ı Kerim’in hafızı olmak yetmez, “ilim-amel-ihlas” hayat tarzımıza girmeli.
Modern dünyanın yaptığı hız, dijitalleşme ve stres ortamı; çağdaş insanı öfke kontrolü konusunda kırılgan hale getirmiştir. Gündelik hayatta; trafikte küçük bir yol verme tartışması yüzünden çıkan ve ölümcül kavgalara dönüşen vakalar, cehil halinin somut göstergesidir. Birkaç saniyelik gecikmeye tahammül edemeyip aracından elinde kesici araçlarla inen zihniyet, duygularına yenik düşmüş cehil insanının güncel örneğidir.
Öfkesine yenilmeyen, hâl lisanıyla ayet ve hadisle amel eden insanımız, kural ihlali karşısında derin bir nefes alarak soğukkanlılığını koruyan, “Cana geleceğine mala gelsin” diyerek tebessümle yoluna devam eden kimsedir.
Sosyal medya platformlarında tanık olduğumuz linç kültürü ve itibar suikastları; günümüzün en yaygın cehil alanlarından biridir. İnsanların ekran arkasına saklanarak en küçük fikir ayrılığında hakaretler yağdırması öfke seline kapılmanın neticesidir.
İslâm ahlakını benimseyip yaşayanlar; öfkeyi frenlemeyi, siber zorbalık yerine muhatabını nezaketle ikna etmeyi veya susarak ortamı sakinleştirmeyi yaparlar. Bunun yanı sıra sporda yaşanan şiddet olayları ile aile içinde kadına ve çocuğa yönelik uygulanan fiziksel ve psikolojik şiddet türleri, (kabul edilsin edilmesin) Dinimizin hayat tarzımıza girmemesinin, uzaklaşmasının acı örnekleridir. Şiddetin her türlüsünün önlenmesinde en etkili panzehir; kişilere iradeyi öfkeye teslim etmeyip duygularını yönetme, öfke anında durup düşünme becerilerini kazandıracak bir ahlak eğitimidir.
İçinde bulunduğumuz toplumun psikosomatik hastalıklı halini görünce bildiğimiz ayet ve hadisleri düşününce iddialı bir söz söylüyorum, yazıyorum. Bu ayet ve hadislerden bir tanesiyle hareket edilse, amel edilse yaşansa toplum huzur bulur. Acil amel edeceğimiz toplumda, yaşanmayan “ahlak” tarafımız. Modernleşmeye geçişte yaşanan eksiklik; hilm duygusunun, yani aklıselimin, duygusal olgunluğun ve içsel dengenin hayatımızda olmayışı.
İnsanın heva ve hevesine, anlık dürtülerine, dizginlenemez arzularına ve kontrolsüz hırslarına yenik düşerek kendisini amansız bir öfke seline kaptırması halini durduracak olan “iradesine sahip olmaktır.” Önünü arkasını düşünmeden sergilenen bu tür iradesiz eylemler, fevri davranışlar ve kontrolsüz ihtiraslar; netice itibarıyla hem bireyin kendi iç dünyasında hem de toplumsal bağlarında telafisi imkânsız yıkımlara ve sonu derin pişmanlıklara varan üzüntülere zemin hazırlar. Peygamberimizin “Yiğit dediğin, güreşte rakibini yenen kimse değildir. Asıl yiğit, kızdığı zaman öfkesini yenen adamdır” sözünü unutmayalım. Bu bahiste çok geçen hilm sahibi bir kimse; duygusal dünyasına sınır çizmeyi, kör ihtiraslarını hezimete uğratmayı ve muhatabı ne kadar kışkırtıcı olursa olsun soğukkanlılığını yitirmeyerek sükûnetle hareket etmeyi başarır. Türkçedeki “Öfkeyle kalkan zararla oturur” atasözü, mezkûr ahlaki hakikatin en yalın özetidir. Toplumsal yaşamda insanların karşı karşıya kaldığı felaketlerin, yıkılan yuvaların ve kan davasına dönüşen husumetlerin kök kaynağında; bireylerin kriz anlarında kendilerini kontrol edememeleri ve öfkeyi yönetememeleri yatmaktadır.
El-Halîm, aynı zamanda Yüce Allah’ın en güzel isimlerinden biridir. El-Halîm; kendisine açıkça isyan eden, emir ve yasaklarını ihlal eden kullarını gördüğü halde ilahi öfkesine kapılıp onları anında helak etmeyen, aksine kulla Yaratıcı arasındaki bağın yeniden kurulabilmesi adına cezada acele etmeyip fırsat tanıyan Yüce Yaratan’ın mutlak ahlakını simgeler. Kur’an-ı Kerîm’de sonsuz güç sahibi olan Rabbimizin isyankâr kullara mühlet tanıması hususunda şöyle buyrulmaktadır: “Eğer Allah insanları işlediklerine karşılık hemen yakalayıverseydi, yeryüzünde bir canlı bırakmaması gerekirdi. Ama onları belli bir süreye kadar erteler. Süreleri gelince gereğini yapar. Doğrusu Allah kullarını görmektedir.” (Fâtır, 45) Ahlâkî bir değer olan hilm, ancak sosyal ilişkilerin çetin zemininde ortaya çıkar.
Sorumluluk makamında bulunan kişilerin, kendilerine yöneltilen en sert eleştiriler karşısında dahi tepki verirken ölçülü olmaları şarttır. Anlık heyecanlara kapılarak muhatabı kırıp döken sert üsluplar yerine; karşı tarafı derin bir vicdan muhasebesine sevk edecek, yaptığından pişman kılacak düzeyde kuşatıcı ve yumuşak bir söylem benimsenmelidir. Nitekim erdemli bir insandan beklenen; ezme gücünü elinde bulundurduğu anlarda dahi affetme büyüklüğünü sergileyebilmesidir.
Hassas bir ayrımını yaparsak; İslam ahlakında, insandaki öfke duygusunu tamamen söküp atmayı hedeflemez. Öfkenin de yerinde ve zamanında kullanmasını emreder.
İnsan fıtratına yerleştirilmiş olan öfke potansiyeli; kişinin kendi hukukunu, canını, malını, namusunu, vatanını ve mazlumları savunması için gerekli olan koruyucu bir savunma mekanizmasıdır (şecaat). Kendi temel hakları gasb edilirken veya bir masuma zulüm edilirken hiç öfkelenmemek bir erdem değil; pısırıklık, duyarsızlık ve ahlaki bir zillet, yani rezalettir. (Prof. Ramazan Altıntaş hocamızın “Öfke Ahlakı” makalesinden istifade edilmiştir.) Devam edeceğim İnşallah…







