Mü’min olma özelliklerini taşıyor muyuz? Nefs Muhasebesi yapıyor muyuz? (2)
Toplumları ayakta tutan yalnızca kanunlar, kurumlar veya ekonomik güç değildir. Bir toplumu asıl güçlü kılan; zor gününde kapısını çalabileceği bir akrabasının, derdini anlatabileceği bir dostunun, düştüğünde elinden tutacak bir yakınının bulunmasıdır. Kalabalıklar içinde yalnızlığı yaşamaktan kurtulalım.
Bugün bazı ailelerde, bazı sülalelerde ve bazı aşiret çevrelerinde yaşanan en büyük trajedi, dışarıdan gelen bir düşmanın varlığı değil; içeride büyütülen kıskançlık, haset ve güvensizliktir. Birbirine sırt vermesi gerekenler, birbirinin ayağını kaydırmak için fırsat kolluyor. Birbirinin sevincini paylaşması gerekenler, başkasının mutluluğuna gölge düşürmeye çalışıyor. Birbirinin açığını kapatması gerekenler, o açığı büyütüp herkesin önüne sermek için yarışıyor. Kimi dedikoduyla, kimi iftirayla, kimi gizli hesaplarla, kimi de yıllardır biriktirdiği kinle yakınının kuyusunu kazıyor. Dışarıya karşı birlik ve beraberlik görüntüsü verilirken içeride sessiz bir savaş yürütülüyor. Aynı soyadını taşıyanlar birbirine yabancılaşıyor; aynı kökten gelenler, birbirinin gölgesine bile tahammül edemiyor.
İnsanın içini acıtan da tam olarak budur: Başkasının düşmanlığından korunmak için kurulan bağlar kopmamalı.
“Mümin, müminin aynasıdır” hadis-i şerifi düşünüp amel ederek okuyalım. Ayna, sadece karşısındakinin ayıbını göstermek için değil, bakanın kendi yüzünü görmesi için vardır. Ve iyi bir ayna, gördüğünü sokağa ilan etmez. Sadece karşısındakine sessizce gösterir. Mü’min kardeşinin aynası olmak, onun ayıbını teşhir etmek değil, ona kendisini görme imkânı sunmaktır. Kardeşimizin kusurundan önce kendi kusurumuzu görmektir.
Allah’ın isimlerinden biri Settar’dır; örten, saklayan, perdeleyen demektir. O’nun isimlerinin bizde ahlak olarak görülmesidir. Settar ismi bizde başkasının ayıplarını örtmek olarak tecelli etmesidir. Başkasının ayıbını, günahını araştırmak, manevi bir hastalıktır.
Allah’ın diğer bir ismi de Ğaffar’dır yani bağışlayan, üstünü kapatan anlamındadır. “Mağfiret” kelimesinin kökünde de bir örtme anlamı vardır. Yani Allah’ın bağışlaması, bir bakıma örterek korumasıdır. Bu günahı yok saymak değil, onu ifşa etmemek, onun üzerine perde çekmektir. İnsanın ayakta durabilmesi, kalabalıkların içinde başı dik yürüyebilmesi, bu İlahî perde sayesindedir. Hepimiz, Settar’ın örttüğü bir hayat yaşıyoruz. Kimsenin başkasının içini görmemesi Rabbimizin rahmetidir. Eğer Allah örtüsünü bir an kaldırsaydı, bütün insanların içi, günahı, ayıbı ortalıkta olurdu ve belki de bugün ayıpladığımız, yargıladığımız insanların yerinde kendimizi bulurduk. Kendi ayıbıyla meşgul olan kişinin başkasının ayıbına vakti kalmaz.
Biz, insanlar ayıplarımızı günahlarımızı bilmesinler diye İlahî perdeye sığınırken, yani günahlarımızın örtülü kalmasını isterken, başkasının günahını ortaya dökersek bir nimeti kullanırken nimetin sahibinin ahlakına aykırı davranmış oluruz.
Peygamberimiz: “Bir Müslümanın ayıbını örtenin ayıbını, Allah kıyamet gününde örtecektir” buyurmuştur. Bu şekilde davranma, İlahî ahlakın insana yansımasıdır. Settar’a kul olan, settar olur. Örtülen örter, bağışlanmayı uman, bağışlar. Kur’an’ın gıybeti yasakladığı ayetin hemen öncesinde (49 Hucurat 12) tecessüs de yasaklanır: “Birbirinizin kusurlarını araştırmayın.” Tecessüs, başkasının kusurunu (günahını, ayıbını) aramaktır. Kur’an bunu yasaklar. Çünkü kusur aramak, kusur bulmakla bitmez; aranan kusur, bulunan kusurdan daha çok arayanı kirletir.
Hz. Ömer’e nispet edilen, “Hesaba çekilmeden önce kendinizi hesaba çekin” meşhur sözü çok önemlidir. Başkası için adalet, kendimiz için mazeret arayan, terazinin kefelerini yer değiştirmiştir. O zaman durum; kendimiz için adalet, başkası için mazeret olmuştur.
Rabbimiz perdemizi yırtmasın ve bizleri de başkalarının perdesini yırtanlardan eylemesin. Kendi ayıbımızla meşgul olup başkasının ayıbına bakmaya vakit bulamayanlardan kılsın.
Dini-ahlakî kültür dünyamızda bulunan, hadis olarak da nakledilen şu sözle amel edelim.
“Kendi ayıbıyla meşgul olup başkalarının ayıplarıyla uğraşmaz.!”
Şu ayetleri hiç unutmayalım. Okuyalım-okutalım-yaşayalım-yaşatalım!
“Allah’a ve Onun Resulüne tâbi olun. Birbirinizle didişmeyin. Sonra direncinizi, mukavemetinizi, yitirirsiniz. Rüzgârınız (kuvvet ve yardımınız) da kesilir. Muhakkak sabredin (direnin), unutmayın ki Allah sabredenleri (direnenleri) sever.” (8 Enfal 46)
“Küfre sapanlar birbirleriyle dayanışma içindedirler. Ancak siz de böyle yapmadıkça yeryüzünde fitne (zorbalık) ve büyük bir fesat (baskı) hâkim olacaktır.” (8 Enfal 73)
Peygamberimizin dikkat çektiği hususlarla bitireyim.
Peygamberimiz: “Allah’ım! Hiçbir fâcirin bir iyiliğini bana nasib eyleme ki kalbimde ona karşı bir muhabbet uyanmasın” diye dua etmişler ve yine: “Allah’ım! Hiçbir fâcirin iyiliğini bana nasib eyleme ki, dünyada ve âhirette ona karşılık vermek durumunda kalmayayım” buyurmuşlardır. Bütün bu nebevî beyan ve ilticalar Peygamber Efendimizin Rabbine olan sarsılmaz iman ve tevekkülünün, İslâm dışı her teklif ve tavra karşı müstağnî duruşunun ifadesidir. Gerçekte ayet-i kerime hem mü’minlerin Hak tarafından medh olunan tek gayelerinin rızayı ilâhî ve O’na iltica şeklindeki güzel halleri olduğunu bildirmekte, diğer taraftan da mü’minlerden ayrılıp başka dünyalara meyletmenin ana sebebinin sadece dünya menfaati olabileceğini açıkça beyan etmektedir. Peygamber Efendimiz bir dualarında şöyle niyazda bulunmuşlardı: “Allah’ım! Mülk ve saltanatın tek sahibi Sensin. O’nu dilediğine verir dilediğinden alırsın. Dilediğini aziz eder, dilediğini zelil edersin. Hayır Senin elinde, Senin her şeye gücün yeter. Ey dünya ve ahiretin rahman ve rahîmi olan Allah’ım! Dünya ve ahireti de dilediğine verir dilediğine de vermezsin. Bana öyle merhamet et ki Senden başkasının merhametine muhtaç olmayayım.”







