“ZAMANA BIRAKIR AMA YANINA BIRAKMAZ!”
Yazar Alev Alatlı, “Gazeteci, Türkiye’de düşündüğünü ve bildiğini yazmamak için para alır” der. Bu cümleyi Amerikan gazeteci ve editör John Swinton’ın 1870’lerde New York Times çalışanlarına veda ederken söylediği meşhur söze dayandırmaktadır:
“Gazeteciler düşündüklerini yazmamak için para alır. Yazmak için değil.”
Yazı işlerinin görevinin ne olduğunu stajyer muhabirler dahi bilirler.
Bu makam, sadece hangi haberlerin sayfalara gireceğini değil, girmeyeceğine de karar verir.
Püf noktası işte buradadır.
Durumu kısa sürede kavrayan, zeki, çevik ve acar her gazeteci bu formüle göre yazar.
***
Bugünlerde televizyonları dinleyin, izleyin, gazetelerin sayfalarını çevirin göreceğiniz şeyler hep basma kalıp.

Bir kesim sadece fon vurgunu üzerinden ilerliyor, bir diğer kesim ise Mustafa Sarıgül’ün yaptıklarını anlatıyor.
Tek istisna AKİT Medya Grubu.
Hem gazetesinde hem de TV kanalında her iki olayın aydınlatılması için kelam edip, kalem oynatıyor.
AKİT Medya Grubu John Swinton’ın da, Alev Alatlı’nın da düşüncelerinin kapsama alanına girmiyor.
***
Mustafa Sarıgül hakkındaki iddialar çarşaf çarşaf ortaya dökülünce Murat Ağırel için ‘yazmadığı haber’ yüzünden cezaevinde diyenlerin sesi kesildi. Şimdi de fon vurgununu gölgelemek, unutturmak, yazılmasını önlemek için Mustafa Sarıgül dosyası açıldı diyenler ve türevleri boy gösteriyor.
Murat Ağırel, Ağustos ayında gittiği Almanya’da eline tutuşturulan dosyalardan Melih Gökçek’le ilgili olanı kamuoyuyla paylaştı. Gökçek dosyasıyla aynı anda Mustafa Sarıgül’le ilgili olanı da mesleğini yapıp kamuoyuna aktarsaydı, fon vurgunu patlamadan, gündeme bomba gibi düşmeden, deprem etkisi yapmadan Melih Gökçek dosyasıyla birlikte Mustafa Sarıgül dosyasını da konuşuyor olacaktık. Fon vurgunu ile ilgili haberlerin medyaya düştüğü günler, Sarıgül ve Gökçek dosyalarının Murat Ağırel’e verilmesinden bir ay sonrasıydı.
Murat Ağırel’in savcıya ifade verdiği tarih bile 31 Ağustos 2026.
Nokta.
***
Şimdi sizi biraz geriye götürüp, tekrar bugünlere getireceğim.
2002 yılının 3 Kasım’ın da seçim yapılmış...
Recep Tayyip Erdoğan, siyasi yasağı sebebiyle milletvekili adayı olamamış ve Parlamento’ya girememişti.
Erdoğan aday olamayınca seçimden tek başına iktidar çıkan AK Parti’nin Başbakan adayı Abdullah Gül, kabineyi kurmuş ülkeyi yönetmeye başlamıştı.
Bir yanda ABD, Irak’a askeri müdahaleye hazırlanırken, Anadolu topraklarını kullanmak istiyordu.
Hükümet bu konuyu TBMM gündemine taşımış ve tezkere hazırlamıştı.
Tezkerenin TBMM’de 1 Mart 2003 tarihindeki görüşmesinden önceki günlerdi.
Recep Tayyip Erdoğan ile CHP Genel Başkanı Deniz Baykal, Beylerbeyi Bosphorus lokantasında baş başa buluşuyorlardı.
Deniz Baykal, o tarihde siyasi yasaklı olan Recep Tayyip Erdoğan’la baş başa yaptıkları görüşmeyle ilgili olarak yıllar sonra gazetecilere “Boğaz’da buluştuk ve lüfer yedik. Onlara yakın bir gazetecinin bana ‘Sizinle görüşmek istiyor’ demesi üzerine bu görüşme gerçekleşti” diyecekti.
Bu görüşme sonrası Erdoğan’a milletvekilliği ve başbakanlık yolu açılmıştı.
Erdoğan, önce Siirt’ten milletvekili, sonra da Başbakan olmuştu.
Yıllarca Deniz Baykal’a “Sen değil misin Tayyip’in önünü açan?” ithamına dönüşen bu görüşmenin ayrıntılarını Zülfü Livaneli, köşe yazılarına taşıyacaktı.
Sayın Baykal Meclis grubunda ‘Erdoğan’ı başbakan yapıyor diyorlar. Evet yapıyorum. Var mı itirazı olan!’ diye bas bas bağırmanıza değdi mi?” diye soruyordu Zülfü Livaneli.
Zülfü Livaneli’nin “kim olduğu” sorusunun cevabı bu yazının konusu değil. Merak edenler küçük bir araştırma yapsalar bağlantı noktaları çabucak ortaya çıkar.
Sadece şunu yazayım, Ekrem İmamoğlu’na koşulsuz itaatini göz önüne alırsanız, Türkiye’nin bağımsızlık mücadelesine nasıl engel olmak istediğini fazlasıyla görürsünüz.
Anlattığı “çığ” hikayesiyle Ekrem İmamoğlu’na öyle bir anlam yüklemiştir ki, Türkiye’de batının arzuladığı “devrim” olacak sanmıştır.
Şarkılarında “Hey özgürlük” derken “tutsaklığın” adı olmuştur Zülfü Livaneli.
“Hey özgürlük” derken emperyalizmin ve kapitalizmin, bu topraklara egemen olmasını isteyen zihniyetin sözcüsü olmuştur.
Noktalı virgül...
***
Gelelim ikinci olaya.
Recep Tayyip Erdoğan ile Deniz Baykal’ın İstanbul’da baş başa buluşmasından bir hafta sonra TBMM’ne Saddam Hüseyin’i devirmek, Irak’ı işgal etmek isteyen ABD askerlerinin Doğu ve Güneydoğu topraklarımıza konuşlanmasını öngören Hükümet tezkeresi geliyordu.
Dönemin CHP Genel Başkanı Deniz Baykal, “Irak bizim komşumuz ve dindaşımız. Akrabalık bağlarımız var. ABD’nin on bin kilometre uzaktan gelip müdahale etmesine razı olmayız” diyerek tezkereye, gündeme geldiği andan itibaren karşı çıktı.
Baykal ve arkadaşları ile 90 civarında AK Partili milletvekili tezkerenin geçmemesi, “Hayır” yönünde oy kullandı. Tezkere, TBMM Genel Kurulu’nda salt çoğunluk sağlanamadığı için reddedildi.
ABD askerlerinin İskenderun limanına, oradan da Türkiye üzerinden Irak’a girmesine yetki veren tezkere kabul edilmeyerek, 62 bin ABD askerinin Türkiye’de konuşlanması engellendi.
TBMM’de gizli oturumla ele alınan bu görüşmeler üzerindeki gizlilik bir gün kaldırıldığında, o gün yaşananları daha iyi anlayacağız. Ne büyük badire atlattığımız daha iyi anlaşılacak. Bugün bile tezkerenin kabul edilmemesinin yanlış olduğunu yazan, çizen, söyleyen iliştirilmişler var.
***
Bazen “kronoloji her şeydir” diye yazıyorum.
Yine kronolojiden ayrılmadan bugünlere akacağız.
Önce CHP kurultayı.
Tarih 30 Ocak 2005.
Erdoğan’a milletvekilliği ve başbakanlık yolunu açmakla suçlanan, ABD askerlerinin Türkiye’de konuşlanmasını planlayan tezkerenin TBMM’den geçmesini engelleyen Deniz Baykal’dan hesap sorma zamanı!
Hazırlıklar aylar öncesinden başlamıştı.
Sadece bir örnek.

Yayın Fethullahçılar’ın Zaman gazetesi.
Söyleşi Nuriye Akman imzalı.
Tarih: 25 - 26 Nisan 2004.
Söyleşi yapılan isim Mustafa Sarıgül. “Demet demet Sarıgül” başlığıyla sunulacak söyleşinin amacını, bugüne kadar yaşadığımız olaydan sonra, daha da net görebiliyoruz;
“Deniz Baykal’ın gönderilmesi ve Mustafa Sarıgül’ün CHP’ye genel başkan yapılması” isteniyordu.
Kurultay gününe kadar Baykal’ın karşısında iki aday vardı.
İkisi aynı karışımdan üretilmiş, sadece isimleri farklı.
Birisi Zülfü Livaneli, diğeri Mustafa Sarıgül.
Zülfü Livaneli’ye “havlu atması” söylenince, Deniz Baykal’ın rakibi teke iniyordu; Mustafa Sarıgül.
Şimdilerde de sıkça gündeme gelen o dönemdeki CHP kurultayındaki Deniz Baykal’ın çarpıcı sözleri şöyleydi:
“Senin paran var. O parayla kimleri ayarladığını bilmem ama CHP’yi ayarlayamazsın. CHP’ye genel başkan olacak kişi, CHP’yi satmamış, satın almaya kalkışmamış biri olacak.”
Baykal, kim ya da kimlerle yarıştığını çok iyi biliyordu. “Senin ağababaların” derken Mustafa Sarıgül’ün sadece bir aparat olduğunu, “1 Mart tezkeresinin rövanşının” kendisinden alınmak istendiğini biliyordu.
İlk kez bir kurultayda rüşvet, mafya ve dolar kelimeleri konuşuluyordu.
Baykal 674 oyla liderlik yarışını kazanıyordu. Sarıgül ise 460 oyda kalıyordu.
Deniz Baykal’ı, Mustafa Sarıgül’ü “Demet Demet Sarıgül” diyerek karşısına çıkaranlar, delege oyunlarıyla göndermeye güçleri yetmeyince, özel kalem müdürü ve daha sonra milletvekili yaptığı Nesrin Baytok’la çekilmiş görüntülerini servis ederek, 10 Mayıs 2010 tarihinde genel başkanlıktan istifa ettireceklerdi.
Baykal’dan intikamlarını böylece aldılar. Destekledikleri Mustafa Sarıgül ise bugünlere kadar çekirge misali bir sıçradı, iki sıçradı, 500 kez sıçradı; bakalım bu kez sıçrayabilecek mi?
***
Seda Sayan, sabah programında canlı bağlantı yapıyor.
- Aloooo, kiminle görüşüyorum.
- Ben Mustafa!
- N’aber lan Mustafa?
- ?????
- Nereden arıyorsun bizi Mustafa?
- Şişli’den...
- Ne iş yapıyorsun lan Mustafa?
- Belediye Başkanı’yım.
Mustafa Sarıgül medyada görünme işini abarttığı için, böyle durumlar artık kaçınılmaz olmuştu. Bu yüzden “Mustafa Sarıgül’den ne olur?” diye soran gazetecilere Deniz Baykal, “Bana magazin sormayın” diyerek bugünleri görmüş olabilir miydi?
Mustafa Sarıgül hakkında Ömer Yılmaz İnanç imzalı “aykırı yayınları”ndan çıkan “Düğün Evinin Tefçisi Ölü Evinin Yasçısı” adlı kitapta şu cümleler geçiyor:
“Haftanın üç gününü okullara ayırıyor, o okul senin-bu okul benim geziyordu. Girdiği her sınıfta tek tek çocukları kucaklayıp öpüyor, sıralarına oturuyor, defterlerine ‘hatıra olsun’ diye imza atıyordu...”
***
Şimdi size ödül olarak maddi karşılığı bulunmayan bir soruyla yazıyı tamamlayacağım:
“Zamana bırakır ama yanına bırakmaz” sözü kimin için söylenir?
Tebrikler, bildiniz...







