Kardeşçe yaşamak varken bu kavga ne diye? (1)
Kardeşçe yaşamak varken bu kavga ne diye? Birbirimizin yarasını sarmak varken birbirimizin yarasına tuz basmak niye? Aynı göğün altında nefes alıyor, aynı toprağın üzerinde yürüyor, aynı ölümün gölgesinde ömür tüketiyor, aynı hayatın türlü imtihanlarıyla boğuşuyorken birbirimize düşman kesilmek niye?
Ömür dediğin nedir ki? Bir sabah doğup bir akşam solan çiçek misali, dün ile yarın arasına sıkışmış birkaç nefeslik yolculuk… Bugün varız, yarın yokuz. Bugün sesimiz birbirimize ulaşırken yarın belki bir mezar taşının sessizliğine emanet olacağız. Öyleyse bu hırs, bu kin, bu öfke, bu bitmek bilmeyen hesaplaşma niye? Bir gün aynı toprağa karışacak olan insanların, bugün birbirlerinin hayatını zehir etmelerinin ne anlamı var?
Birbirimizin kusurunu aramak yerine güzelliğini görsek; birbirimizin açığını kollamak yerine eksiğini tamamlasak; birbirimizi mahkûm etmeye harcadığımız gayreti birbirimizi anlamaya harcasak dünya ne kadar değişirdi, gönüller ne kadar ferahlardı! Bir sözle yıkılan gönüllerin bir tebessümle onarılabileceğini, bir kinle kopan bağların samimiyetle yeniden kurulabileceğini, bazen bir özrün yılların kırgınlığını susturabileceğini ne zaman öğreneceğiz?
Kardeşim! Seninle her konuda aynı düşünmek zorunda değiliz. Her meselede aynı kanaati taşımayabilir, her hadiseyi aynı zaviyeden değerlendirmeyebiliriz. Fakat farklı düşünmek, birbirimize düşman olmayı gerektirmez. İhtilaf etmek, insafı terk etmek değildir. Eleştirmek, incitmek; karşı çıkmak, düşmanlaşmak; hakikati savunmak, kardeşinin hukukunu çiğnemek demek değildir. Hakikate bağlılık, kardeşine karşı merhametsiz olmanın mazereti değil; kardeşinin hukukunu korumanın mesuliyetidir. Rabbimiz uyarıyor:
“Allah’a ve Peygamberine itaat edin; çekişmeyin, yoksa korkar/dağılır başarısızlığa düşersiniz ve rüzgârınız/kuvvetiniz gider. Sabredin, doğrusu Allah sabredenlerle beraberdir.” (Enfal Sûresi/ 48)
Biz ne zaman fikirlerimizi şahsımızdan, kanaatlerimizi kardeşliğimizden daha kıymetli hâle getirdik? Ne zaman kendi doğrumuzu savunurken ortak hakikatimizi unuttuk? Ne zaman küçük ayrılıkları büyük düşmanlıklara, geçici kırgınlıkları kalıcı husumetlere dönüştürdük? Birbirimizin elinden tutup yükselmek varken birbirimizin ayağına çelme takmayı ne zaman maharet saydık?
Oysa insan, yalnız başına tamamlanmış bir dünya değildir. İnsan, insanla güzelleşir; insan, insanla güçlenir; insan, insanın duasında, duasının kabulünde, derdinin paylaşılmasında ve sevincinin çoğalmasında kendini bulur. Birimizin acısı hepimizin yüreğine dokunmuyorsa, birimizin sevinci hepimizin yüzünü güldürmüyorsa, birimizin uğradığı haksızlık hepimizin vicdanını sızlatmıyorsa kardeşliğimizin hangi tarafı diri kalmıştır?
Kardeşlik, yalnızca aynı sofraya oturmak değil, aynı acının karşısında birbirinin elini bırakmamaktır. Birlik, yalnızca yan yana durmak değil, ayrılıklarımıza rağmen birbirimizin hukukunu gözetebilmektir. Beraberlik, yalnızca aynı sözü söylemek değil, farklı sözler söylediğimizde bile birbirimizin gönlünü ve haysiyetini koruyabilmektir.
Geliniz, birbirimizi tüketmekten vazgeçelim. Birbirimizin ömründen, huzurundan, umudundan çalan insanlar olmayalım. Birbirimizin yükünü hafifletelim; derdini çoğaltan değil, derdine ortak olanlardan olalım. Bir kardeşimizin düşüşünü seyretmek yerine elinden tutalım; yanılgısını yüzüne vurup onu mahcup etmek yerine hakikate ulaşmasına yardımcı olalım. Çünkü bazen bir insanı ayağa kaldıran şey, uzun uzun anlatılan sözler değil, zor zamanında kendisini yalnız bırakmayan bir yürektir.
Unutmayalım ki düşmanlık, önce gönüller arasında mesafe açar; sonra o mesafeyi öfkeyle büyütür, öfkeyi dille keskinleştirir, dili ithamla zehirler ve nihayetinde insanları birbirine yabancılaştırır. Bir zamanlar aynı duaya âmin diyenler, aynı kıbleye yönelenler, aynı hakikatin gölgesinde buluşanlar, bir müddet sonra birbirlerinin varlığına tahammül edemez hâle gelirler. İşte en büyük kayıplardan biri de budur: İnsan, kardeşini kaybettiğini çoğu zaman düşmanlığını kazandığında anlar. Unutmayalım: Düşman, kardeşlerin arasına girebildiği gün güçlenir; kardeşler birbirlerine düştüğü gün ise düşman, kılıcını çekmeden zafer kazanır.
Öyleyse kardeşim, düşmanın karşısında safını bozma! Kardeşinin elini bırakma! Hakikatten ayrılma, adaletten vazgeçme, fakat ihtilaflarını düşmanının ekmeğine yağ sürecek bir kavgaya da dönüştürme. Çünkü birbirine düşen kardeşler, yalnızca birbirlerini kaybetmezler; birlikte korumaları gereken değerleri, emanetleri ve geleceklerini de kaybederler.
Ve bazen bir toplumu yıkmak için surlarını aşmaya, kapılarını kırmaya, ordularını yenmeye gerek yoktur. Kardeşlerini birbirine düşürmek yeterlidir.
Bizim birbirimize değil, bizi birbirimizden uzaklaştıran sebeplere karşı uyanık olmamız gerekiyor. Bizim birbirimizi yenmeye değil, nefsimizin aşırılıklarını yenmeye ihtiyacımız var. Birbirimizi susturmaya değil, birbirimizi dinlemeye; birbirimize hüküm vermeye değil, birbirimizi anlamaya; birbirimizin ayağını kaydırmaya değil, birbirimizin yükünü taşımaya ihtiyacımız var.
Elbette zulme sessiz kalmak kardeşlik değildir. Haksızlığı görmezden gelmek, hakikati hatır için terk etmek de değildir. Kardeşlik, yanlışı alkışlamak değil; yanlışı düzeltirken insanı kaybetmemeyi bilmektir. Adaletten vazgeçmeden merhameti, hakikatten vazgeçmeden nezaketi, ilkelerimizden vazgeçmeden muhabbeti yaşatabilmektir. Zira adaletsiz bir birlik kalıcı olamaz; merhametsiz bir hakikat anlatımı da gönülleri ihya edemez.







