• İSTANBUL
  • İMSAK
    00:00
    GÜNEŞ
    00:00
    ÖĞLE
    00:00
    İKİNDİ
    00:00
    AKŞAM
    00:00
    YATSI
    00:00
  • 0.0
  • 0.0
  • 0.0
Mustafa Çelik
Mustafa Çelik
TÜM YAZILARI

Medeniyette geri kalmışlığın sebebi

19 Ağustos 2026
A


Mustafa Çelik İletişim: [email protected]

Medeniyette geri kalmışlığın sebebi

MUSTAFA ÇELİK 

Din medeniyettir. Çünkü din, insanı yalnızca Hayatın bir alanında, bir parçasında  ibadet eden bir varlık hâline getirmez; aksine hayatın bütün alanlarında düşünen, üreten, inşa eden, adalet kuran ve hayatı imar eden bir varlık hâline getirir. Hakiki din anlayışı, insanı cehaletin karanlığından bilgiye; düzensizlikten nizama; zulümden adalete taşımayı hedefler. Bu yönüyle din, medeniyet kurucu bir kuvvettir.

Dindarların medeniyet yarışında geri kalmaları ise doğrudan dine yüklenemez. Çünkü sorun dinin kendisinde değil, din adına ortaya konulan yanlış anlayışlarda, ataleti meşrulaştıran yaklaşımlarda ve düşünmeyi terk eden tutumlarda aranmalıdır. Din; tefekkürü, ilmi, hikmeti, çalışmayı ve yeryüzünü imar etmeyi emrederken; taassup, cehalet ve tembellik insanı geriye çeker.

Allah’ın dini insanı gerici yapmaz; aksine insanı hakikate, ahlaka, ilme ve inkişafa yöneltir. Ancak ilerlemek; köklerinden kopmak değil, değerleri koruyarak üretmek, geliştirmek ve insanlığa fayda sunmaktır. Gerçek ilerleme, insanı hem maddi hem manevi olarak yükselten ilerlemedir.

Bu sebeple mesele din ile medeniyeti karşı karşıya koymak değil; dinin inşa etmek istediği insan ve toplum idealini doğru anlayabilmektir. Hakiki din anlayışıyla kurulan medeniyetler yükselir; din adına üretilen donukluk ise insanı yerinde saydırır.

İslâm dünyasının “altın çağı” diye anılan; Abbasîlerden Selçuklulara, oradan Osmanlı’ya uzanan büyük medeniyet yürüyüşünün gerilemesindeki en temel sebeplerden biri; tedebbürün, taakkulün, tefekkürün, tezekkürün ve tefakkuhun zayıflaması, hatta zamanla büyük ölçüde tasfiye edilmesidir.


Çünkü bir medeniyet, sadece kılıçla, servetle yahut coğrafyayla ayakta kalmaz; asıl olarak düşünceyle, hikmetle ve hakikati arama iradesiyle yaşar. Kur’ân’ın ilk muhatapları “oku” emriyle ayağa kalkmışken, sonraki nesillerin bir kısmı zamanla okumayı ezbere, düşünmeyi taklide, anlamayı tekrar etmeye dönüştürdü. Böylece canlı bir akıl, durağan bir zihniyete; üreten bir ilim anlayışı ise nakleden bir alışkanlığa evrildi.


Tedebbür zayıflayınca ayetler hayata nüfuz eden bir diriliş çağrısı olmaktan çıktı; taakkul terk edilince akıl, vahyin rehberliğinde hakikati arayan bir nimet olmaktan uzaklaştı. Tefekkür kaybolunca insan kâinata ibret nazarıyla bakmayı bıraktı; tezekkür sönünce ümmet kendi tarihî hafızasını ve kulluk şuurunu yitirmeye başladı. Tefakkuhun zayıflamasıyla da dinin derinlikli idraki yerini yüzeysel ve şekilci yaklaşımlara bıraktı.

Bunun neticesinde ilim, irfan ve hikmet merkezli medeniyet tasavvuru zedelendi. Bir zamanlar Beytü’l-Hikme’ler kuran, rasathaneler inşa eden, fıkıhta, kelâmda, matematikte, tıpta ve mimaride çağ açan bir ümmet; zamanla kendi düşünce damarlarını köreltti. Akıl ile vahiy arasındaki denge bozulunca ya kuru rasyonalizm ya da düşünmeyi dışlayan donuk bir taassup öne çıktı. Her iki uç da medeniyetin ruhunu zayıflattı.

Bugün yeniden bir ihya mümkünse, bu ancak yeniden düşünmeyi ibadet bilmekle; okumayı, anlamayı, sorgulamayı ve hikmeti merkeze almakla mümkündür. Çünkü çöküşler önce zihinlerde başlar; dirilişler de yine fikir, idrak ve şuurla başlar.


Medeniyette geri kalışımızın sebebi dinimiz değil, dindışı kalmışlığımızdır. Çünkü din, insanı düşünmeye, üretmeye, adaletle hükmetmeye, ilimle yükselmeye ve ahlakla yaşamaya çağırır. Gerilemenin sebebi dinin kendisi değil; dinin kurucu ruhundan, ahlaki ölçülerinden ve akla verdiği değerden uzaklaşılmasıdır.

Bir toplum, dini sadece şekillerde bırakıp onun adalet, emanet, istişare, ilim ve sorumluluk çağrısını hayatından çıkarırsa; geriye medeniyet inşa edecek irade değil, alışkanlıklar kalır. Oysa hakiki anlamıyla din; insanı tembelliğe değil çalışmaya, taassuba değil tefekküre, zulme değil adalete yöneltir.


Bu nedenle mesele, dinin varlığı ya da yokluğu değil; dinin hayatı dönüştüren ilkelerinin ne ölçüde yaşandığıdır. Medeniyetler, inançlarını slogan hâline getirerek değil; onu bilgiye, ahlaka, hukuka, emeğe ve insana değer veren bir düzene dönüştürerek yükselirler.

Medeni olmak da medeni kalmak da yalnızca teknik ilerleme, şehirleşme veya maddi refahla açıklanamaz. Gerçek medeniyet; insanın Rabbine karşı konumunu bilmesi, hayatını ilahî ölçülerle inşa etmesiyle mümkündür. Bu sebeple medeniliğin yolu, Allah’ın dinine tabi olmak ve bu dinin adalet, ahlak, merhamet ve hakkaniyet esaslarını yaşanılan çağ hâkim kılıp yeniden diriltmektir. Her çağın kendi imtihanı vardır; mühim olan, Medine ruhunu taşımaktır. Çünkü Medine sadece bir şehir değil; vahyin hayata yön verdiği, insanın insana kulluğunun reddedildiği, hak ile adaletin merkez olduğu bir nizam fikridir.

Bu asrın Medinesi, tarihî bir şehrin aynısını kurmaktan ziyade; Medine’nin temsil ettiği değerleri dinin çerçevesi dâhilinde hayata taşımaktır.

Şehirlerinize İslam’ı hâkim kılma hedefiniz yoksa medeniyet iddianız da yoktur; derdi olmayanlar, bedevî kalmaya mahkûmdurlar.


Medeniyet, taş yığınları değil; inancın hayata hâkim olmasıdır. Şehirlerinde İslam’ı hâkim kılma derdi taşımayanlar, şehirde yaşasalar da bedevî kalırlar.

Haberle ilgili yorum yapmak için tıklayın.
x

WhatsApp İhbar Hattı

+90 (553) 313 94 23