Sûrete değil sîrete bakın
Sûrete değil sîrete bakın
Mustafa Çelik
Her sakallıyı amca, her tesettürlüyü bacı, her güzel konuşanı kardeş, her bayrak paylaşanı vatansever, her bilmişlik taslayanı derin, her “aydınlandım” diyeni velî sanmayın. Sûrete aldanmayın; sirete, istikamete ve akıbete bakın. Muhammed b. Sirin (rh.a.) der ki:
“Şüphesiz bu ilim dindir, dininizi kimden aldığınıza aldığınıza iyice bakınız!”(el-Berbehârî, Şerhu’s-Sunne: s.45,46)
Kim olduğunu, nereden geldiğini, hangi usûlden konuştuğunu ve nereye varacağını bilmediğiniz kimseleri, birkaç güzel söz ve birkaç isabetli tespitle hayatınızın merkezine taşımayın. Polemik kabiliyeti ilim değildir; hitabet, hüccet değildir; şöhret, ehliyet değildir. Bir insanın çok konuşması, hakikati çok bildiğini değil, sadece çok konuşabildiğini gösterir.
Yaşını başını almış, görmüş geçirmiş, istikametini hayatıyla ispat etmiş, imanı sözüne ve sözü amelüne şahit olmuş insanları bırakıp; dün ortaya çıkmış, bugün meşhur olmuş, yarın ne olacağı belli olmayan türedi şahsiyetlerin peşine düşmeyin.
Zira en iyi ihtimalle zihniniz, vaktiniz ve ruhunuz sömürülür; farkına varmadan bir başkasının şöhretine, reklamına ve kişisel iktidarına malzeme olursunuz. Belki sevginiz maddî desteğe, bağlılığınız bağımlılığa, hayranlığınız teslimiyete dönüşür.
Müminin ölçüsü şahıslar değil, hakikattir. Şahıslar hakikatle tartılır; hakikat şahıslarla tartılmaz.
Bunun için elinizde sağlam sabiteler, sahih ölçüler ve güvenilir merciler bulunsun ki her yeni ses sizi başka bir yöne savurmasın.
Her şeyden önce, sahih İslâm’ın konuşulmadığı ve yaşanmadığı meclislerden uzak durun. Din, hevâya göre şekillenen bir kanaatler bütünü değildir. Din; Tevhid’dir, Şeriat’tır, Allah’a kulluktur, teslimiyettir. Tevhid ve Şeriat birbirinden koparıldığında geriye dinin bütünü değil, insanın kendi arzusuna göre biçimlendirdiği bir din tasavvuru kalır.
Dininize dair sağlam bir altyapınız yoksa size anlatılanı neyle tartacaksınız? Duyduğunuzu neyle ölçecek, gördüğünüzü hangi mizanla değerlendireceksiniz?
Mesele artık çuvaldaki siyah taşları ayıklamak değildir. Asıl imtihan, kar gibi beyaz taşların arasına saklanan yanlışı fark edebilmektir.
Çünkü bugün bâtıl çoğu zaman bâtıl sûretinde gelmiyor. Size doksan dokuz doğru söyleniyor, güveniniz kazanılıyor; sonra o doğruların arasına bir yanlış, bir sapma, bir ölçüsüzlük yerleştiriliyor. Önemsiz zannettiğiniz o tek yanlış, zamanla zihninizde bir kapı açıyor; kapı açılınca ölçüler değişiyor, ölçüler değişince kavramlar değişiyor, kavramlar değişince inanç ve hayat tasavvurunuz sarsılıyor.
Bu sebeple dininizi bilmek bir entelektüel tercih değil, mümin olarak en büyük mesuliyetlerinizden biridir. Cehalet, başkasının zihnine kiracı olmaktır.
Size Allah Resûlü’nü ve Sahâbe’yi hatırlatmayanlardan sakının. Bir insanı dinlerken yalnızca ne söylediğine değil, sizi kime ve neye yaklaştırdığına bakın.
Takip ettiğiniz insanda Ebû Bekir’in sadakatini ve asaletini, Ömer’in adaletini ve ferasetini, Osman’ın hayâsını ve cömertliğini, Ali’nin celadetini ve ilmini göremiyorsanız durun ve düşünün.
Tevhid karşısındaki hassasiyetine bakın.
Şeriat karşısındaki teslimiyetine bakın.
Helâl-haram konusundaki titizliğine bakın.
Zühdüne, takvasına, ihlâsına ve hayâsına bakın.
Çünkü Allah Resûlü’nün ve Sahâbe’nin hayatında şöhret değil kulluk, iddia değil takva, nüfuz değil emanet, gösteriş değil ihlâs vardı.
Onlar dünyada yaşadılar fakat dünya onların içine yerleşmedi. Dünyaya sahip oldular ama dünya onlara sahip olamadı. Şöhretin afetinden, dilin fitnesinden, hadsizliğin tehlikesinden korktukları kadar hiçbir şeyden korkmadılar. Söz söylemekten önce sözlerinin hesabını düşündüler. Vaaz ederken, fetva verirken, hüküm konuşurken Allah’ın huzurunda duracaklarını unutmadılar.
Siz de hayata yalnız duygularınızla değil, aklınız, ilminiz ve ferasetinizle bakın.
Mümin safdil değildir.
Mümin hüsnüzan sahibidir; fakat ölçüsüz değildir.
Mümin merhametlidir; fakat muhakemesiz değildir.
Mümin sever; fakat sevgisini hakikatin önüne geçirmez.
Şeytan bile “Allah birdir” der. Şeytan bile Allah›ın huzurunda olduğunu bilir. Fakat bütün bunlar onu haklı, güvenilir ve makbul kılmaz.
Demek ki mesele yalnızca doğru cümleler kurmak değildir. Doğru cümleyi doğru usûlle söylemek, doğru yerde durmak ve o sözün gereğini hayatında taşımaktır.
Şeytan bâtılı çoğu zaman çıplak hâliyle getirmez. Hakikatin elbisesini giydirir, doğruyla yanlışı birbirine karıştırır, hak sözün arasına bâtıl düşünceyi yerleştirir ve insana onu “bizden biri” sûretinde sunar.
Öyleyse ölçünüz şahıs değil, Kur’an ve Sünnet’in sahih ölçüleri; heyecan değil, ilim; hayranlık değil, feraset; kalabalık değil, hakikat; popülerlik değil, istikamet olsun.
Unutmayın:
Her parlayan hakikat değildir.
Her konuşan âlim değildir.
Her sevilen emin değildir.
Her meşhur makbul değildir.
Her dindar görünen istikamet üzere değildir.
Ve en önemlisi:
İnsan bazen bâtıla açıkça çağrıldığı zaman değil, bâtıl kendisine hak suretinde sunulduğu zaman kaybolur.
Bu sebeple yalnız aklınızı korumaya çalışmayın; imanınızı, kalbinizi ve ruhunuzu da koruyun.
Çünkü yanlış insanı takip etmenin bedeli bazen vaktinizi kaybetmek değildir.
Bazen insan, başkasının peşinden giderken önce muhakemesini, sonra istikametini, en sonunda da ruhunu kaybeder.







