--°--:--
  • İMSAK--:--
  • GÜNEŞ--:--
  • ÖĞLE--:--
  • İKİNDİ--:--
  • AKŞAM--:--
  • YATSI--:--
  • --,--
  • --,--
  • --,--
Son Dakika
Köşe Yazısı

CHP, bir gazete ve dergiyi ‘kapattım’ dedi mi kapatırdı

Mustafa Armağan
Mustafa Armağan
13

1926-27 yılları, hakları alabildiğine kısıtlanmış işçilerin (o zamanlar “amele” deniliyordu) korkunç sefaletiyle ön plana çıktığı, yerli veya yabancı işverenlerin devlet tarafından alabildiğine kollandığı zulüm yılları olduğunu hatırlamak bazılarını kızdırsa da, gerçekte tarih kitaplarında Altın Çağ diye dayatılan zaman diliminin çırılçıplak manzarasını asar tarih galerimize.

1927 yılının Ocak ayı hararetli başlar İstanbul liman işçileri ve mavnacılar arasında. İşveren tarafından gece çalışma ücretlerinin indirilmesi üzerine başlayan rahatsızlık yaklaşık 3 bin amelenin iş bırakmasına, yani greve kadar gider. Devlet ise polis ve zabıtasıyla greve sertçe müdahale eder ve bir seferinde aralarında çatışma çıkar. Sonuçta 5 polis memuru ile 15 (bazı kaynaklarda 10) grevci işçi/mavnacı hayatını kaybeder. Jandarma ve itfaiye mensuplarının grevcilerin üzerine su sıkmasıyla olayın daha vahim boyutlara ulaşması önlenmiş, bu arada 320 grevci işçi/mavnacı tutuklanmış, aralarından 33’ü olağanüstü yetkili bir mahkemeye sevk edilmiştir.

Şeyh Said (1925) ve İzmir Suikastı teşebbüsü tasavvuru (1926) gibi olaylar arasında dikkatlerden kaçan bir boyut yatar: Maziyi daima ideolojik seviyede tasavvur ettiğimizden olacak, halkın hayat şartları ve sorunları tarihlerimizde adeta yok sayılmıştır, özellikle Cumhuriyet tarihimizin 1920’li-30’lu yıllarında (40’larda ise ekmek karnesi gibi münferit vakıaların zikriyle yetinilir, mesela 1940-47 yıllarını ülkenin bir sıkıyönetim baskısı altında geçirdiği dillendirilmez). Oysa topraklarımız üzerinde eken, biçen, imal eden, sıtma veya veremden hasta olan, hapishanelere düşen, dilenen vs. kanlı canlı bir ahali vardı ve maalesef kitaplarımız bunların tarihini zikretmeyi unutmakla şöhret bulmuştur. 

1923-38 dönemini “Altın Çağ olarak” kutsayan, aradaki Kürt isyanları ile İzmir Suikasti veya Menemen vak’ası gibi hadiseleri kötü adamlara karşı kazanılan başarılar hanesine kaydetmekle yetinen, sonuçta bu çapaklardan arınarak devam eden “kız gibi bir tarih” vücuda getirme gayreti bilimselliğe taban tabana zıt bir tavır olduğu her halinden sırıtan “hep haklı çıkma tutkusu”na yenik düşmekte ve ideolojilerin o hiç yenilgi kabul etmeyen bukalemunluğuyla baş başa bırakmaktadır okurunu. Bu manada yakın tarih çoktandır “hisseli harikalar kumpanyası”na dönüşmüş durumdadır.

Oysa 1926-27 işçi direnişleri ve vukua gelen ölümler ve yaralanmalar -ki sadece İstanbul’da tek bir günde 20 ölü verildiğini biliyoruz- bize aynı tarihin içinde atmakta olan farklı bir toplumsal damarın mevcudiyetini hatırlatmakta, hatırlatmak bir yana kör gözüm parmağına der gibi gözümüze sokmaktadır: Halka kör olan tarih bu gerçekleri nasıl görebilecektir sahiden de? Hangi bulunmaz iksirle uyanacaktır?

Sabiha ve Zekeriya Sertel’lerin eserlerine getirmek istiyorum sözü. Amerikan liberalizmi ile sosyalizm veya halkçılık yapmak gibi akla seza bir işe soyunan bu karı kocanın ABD’den başlayıp ve Türkiye’de devam eden inişli çıkışlı basın hayatları mahkeme-hapis safahatı toplumsal temeldeki hareketlere/damarlara dikkat çekmeleri bakımından çarpıcı sahnelerle doludur. 

Bunların deşifre edilmesi sayesinde bir dönemin kabuk bağlamış gerçekleri yeni bir gözle okunabilir. Nitekim 1 Ağustos 2021 tarihli Yeni Akit’te “Bir dönme kızı ile bir Türk ilk kez nasıl evlendi?” başlıklı yazıda Sabiha ve Zekeriya Sertel’in İttihat ve Terakki yönetiminin, özellikle Talat Paşa’nın teşvikiyle nasıl evlendiklerini bizzat kendi hatıratlarına dayanarak yazmıştık. 

Yasaklanan dergi: Projektör

Tek Parti döneminde özellikle 1931 yılında çıkarılan Matbuat (basın) Kanunu’nda Bakanlar Kurulu’na gazete ve dergileri keyfi bir kararla kapatma yetkisi verilmişti. Sabiha Sertel’in 1936 Mart’ında tek sayı çıkan ve İçişleri Bakanlığı tarafından derhal toplatılan Projektör dergisinin başına gelenler bu bakımdan ibretliktir. Sabiha hanım Roman Gibi adını verdiği hatıratında (1987, s. 183 vd.) yaşadığı dramı şöyle anlatır:

Bir gün telefonla İçişleri Bakanı Şükrü Kaya kendisini çağırır. Masada Voix Europenne adlı Fransızca dergi durmaktadır (kısa bir süre önce Sabiha hanımın dergide Toprak Kanununu eleştiren bir yazısı çıkmıştır).  

Şükrü Kaya “Bunlar nedir?” diye sorar. Cevap verir, fakat bakan üsteler:

- Bu fikirleri bırak, senin polis müdürlüğündeki dosyaların tavana ulaştı. Sen memleketin kıymetli bir yazarısın… Seni mebus (milletvekili) yaparız. Fikirlerinden daha iyi faydalanırız.

Ayağa kalkan Sabiha hanım;

-Bana inançlarımı mebuslukla değişmemi mi teklif ediyorsunuz? Allahaısmarladık, deyip çıkacağı sırada koluna yapışan Şükrü Kaya,

-Kızma, der, ben seni sevdiğim için doğru yola getirmeye çalışıyorum deyip asıl derdine geçer:

-Nedir o çıkardığınız Projektör dergisi? Senin yazı yüzünden dergiyi toplattım.

Sabiha hanım dergide “Mebus hanımlar, niçin susuyorsunuz?” başlıklı bir yazı yazmıştır. Şöyle anlatır kendisi:

“O zaman çalışan kadınların da yol vergisini ödemelerini sağlayan bir kanun mecliste konuşuluyordu. Ben de yazdığım yazıda, evlerinde tufeyli (asalak) yaşayan, memlekete hiçbir hizmeti olmayan burjuva kadınlarının vergiden affedilmelerini tenkit ediyor, makine başında çalışan işçi kadınlara yol vergisi ödetmenin haksızlık olduğunu iddia ediyor, meclisteki mebus hanımları bu hakları savunmaya çağırıyordum. Şükrü Kaya’nın sözünü ettiği yazı ve dergi buydu.” (s. 185)

-Neden bu yazı yüzünden dergiyi toplattınız? diye sorunca İçişleri Bakanı şu evlere şenlik cevabı verir:

-Bu komünizm propagandası değil de nedir? (…) Sen hem işçi kadınları tahrik ediyor, hem de mebus bayanları vazifelerini yapmamakla suçlandırıyorsun? İşte halk bu yazıya kulak asar. Onun için toplattım.

Bilin ki bu çağda Türkçü Ziya Gökalp ve Nihal Atsız’ın da, sosyalist Nazım Hikmet ve Hikmet Kıvılcımlı’nın da, İstiklal Marşı ve birkaç şiiri hariç İslamcı Mehmet Akif ve Eşref Edip’in de, liberal Cavid Bey’in de sesleri kısılmış, çoğu mahkemelerde süründürülmüş, hapsedilmiş, hatta Cavid Bey ve İskilipli Atıf Efendi gibiler idam edilmiş, dönemin sonuna doğru bugünlerde eserleri kapış kapış okunan Sabahattin Âli kafası taşla ezilerek öldürülmüştü. Sözde Altın Çağ buydu.

Yol vergisi nedir? 

“Nakden ya da yol yapımında bedenen çalışma şeklinde ödenen vergi gelir seviyesine bakılmaksızın her erkek vatandaştan eşit oranda tahsil edilen vergi. Adil olmadığı, haciz, hapis gibi yaptırımları, kadınlardan da alınmak istenmesi eleştirilmiştir. Ancak yöneticiler bütçenin yetersizliğinden dolayı vergiden vazgeçememiş, karayolu yapımı için toplanan para da çoğu zaman eğitim gibi başka işlere harcanmıştır. II. Dünya Savaşı yıllarında verginin iki kat artırılması halkın ödeme gücünü oldukça zorlamıştır. Çok partili hayata geçişle birlikte yol vergisine ilişkin tepkiler muhalefetin desteğiyle daha da yükselmiş, Demokrat Parti iktidarı tarafından 1952 yılında kaldırılmıştır.” 

Bkz. “Cumhuriyet döneminde Türkiye’de yol vergisi”, Tarih Araştırmaları Dergisi, sayı 53, 2013, s. 213-247. 

 

Mustafa Armağan Diğer Yazıları

Hepsini Görüntüle