--°--:--
  • İMSAK--:--
  • GÜNEŞ--:--
  • ÖĞLE--:--
  • İKİNDİ--:--
  • AKŞAM--:--
  • YATSI--:--
  • --,--
  • --,--
  • --,--
Son Dakika
Köşe Yazısı

Kaptan Cousteau Müslüman olmuş muydu?

Mustafa Armağan
Mustafa Armağan
2

Kaptan Cousteau (Kusto) dedin mi akan sular dururdu 80’lerde. O bir kaptan değil, neredeyse bir evliyaydı. Kırmızı beresi, Calypso adlı araştırma gemisi, TRT’de yayımlanan Yaşayan Deniz belgeseli gençliğimizin ezberlerindendi. 12 Eylül darbesi sonrasındaki yıllarda Türkiye’deki çocuklar ve gençlerin çoğu denizi ve altındaki dünyayı Kaptan Cousteau’nun dublajlı sesinden adeta ezberlemiştir. 

Derken 80’lerin ortasında bir de “müjde” dolaştı basınımızda: 

Güya Kaptan Cousteau Cebelitarık’ta Akdeniz ile Atlas Okyanusunun tam birleştiği yerde iki denizin birbirine karışmadığını görmüş ve ardından Rahman suresini okuyunca (tabii Fransızca mealini) hidayete erip Müslüman olmuş. 

Rahman suresinin 19 ve 20. âyetleri şöyledir:

“O, birbirine kavuşmak üzere iki denizi salıverdi. (Ama) aralarında bir engel vardır; birbirlerine karışmazlar.”

Derken bu ilginç ihtida hikâyesi gazetelere, dergilere, sohbet halkalarına kadar sızacak, dilden dile aktarılacaktı, dinimize bilimsel bir destek olarak dillendirilecekti nice çevrede. Yine o yıllarda bir magazin gazetesi tarafından dolaşıma sokulan ‘Sakallı bebe’ efsanesi gibi damdan dama atladı haber. (Güya bir bebek sakallı doğmuş!) 

O kadar ki sonunda Cousteau Vakfı 1991 yılında Kaptan Cousteau’nun Müslüman olduğu söylentisini bizzat yalanlamak zorunda kaldı. İşin hakikati şuydu ki, Kaptan Cousteau Hıristiyan olarak doğmuş ve Hıristiyan olarak ölmüştü. 

Demek Kaptan Cousteau efsanesi, olmayan bir ihtida hikâyesinin üzerine oturtulmuştu. 

Halbuki o sırada dünyaya yeni yeni açılan Türkiye Müslümanları için bir “Fransız”ın, üstelik çok da popüler, hatta televizyonlara belgeseller yapan “bilimsel” bir şahsiyetin hidayet sahnesi o kadar parlak ve heyecan vericiydi ki, içe kapalılıktan kaynaklanan aşağılık kompleksimize derman oluyordu. 

Bu yüzden o tarihlerde işin perde arkasını sormadık, sorgulamadık. Hatta Cousteau Vakfı’nın açıklamasını da duymadık veya duyamadık. Algımız kapalıydı haberin devamına.

Oysa sormak gerekirdi. Tabii sorgulamak da… 

1980’lerin modasıydı İslam’a Batı’dan bilimsel bir destek bulmak. 

Ve tabii gelsin hidayet hikâyeleri. 


İşin aslı...

Halbuki Kaptan Cousteau’nun hikâyesi 80’li yıllardan çok eskiye uzanıyordu. 

Sessiz Dünya adlı belgeseli 1956 yılında Cannes’da Palme d’Or, ertesi yıl da Oscar ödüllerini almıştı. İlk renkli sualtı uzun metrajlarından biri sayıldı. Ne var ki aynı filmde Kaptan Cousteau’nun ekibi bir mercan resifini “tür sayımı” gerekçesiyle dinamitlemişti. 

Tam “Ele verir talkını, kendi yutar salkımı” hikâyesi. Sonradan çevreci geçinecek olan Kaptan Cousteau belgesel çekerken çevreyi tahrip etmiş, üstelik bunu saklamamış, cümle aleme göstermişti.

Bu dinamitleme sırasında yüzlerce balık öldü. Şişen balon balığı kameranın önünde sönmüştü: Hatta balıkla alay edildi: “Bu numara dinamite karşı işe yaramaz” cümlesi geçer belgeselde. Ama bunlar sorgulanmamıştır o devirde.  

Daha ağır bir sahne ispermeçet (balina) sürüsü çekilirken geldi. Yakın çekim için Calypso sürünün içine sokuldu. Bir yavru balina pervaneye çarpıp yaralandı. Belgeseldeki anlatıcı bunu “çocuk dikkatsizliği” diye hafife aldı. 

Derken daha korkunç bir adım geldi: balinayı tüfekle öldürdüler. Kan tabiatıyla köpekbalıklarını cezbetti. Anlatıcı şöyle dedi: “Her denizci köpekbalığından nefret eder.” Toplanan köpekbalıklarını güverteye alıp balta ve kancalarla öldürdüler. Gerekçe gülünçtü: Balinanın intikamı. Oysa balinayı öldüren kendi gemileriydi. 

Aynı filmde kaplumbağaların sırtına binilir; evcilleşen orfoz rahatsız edince kafese kilitlenir. 

Calypso gemisi de masum değildi. 1954 yılında Abu Dabi açıklarında BP ve Fransız CFP için deniz tabanını taradı. Ardından sismik tarama geldi, 1958’de Umm Şeyf bulundu. Burası Birleşik Arap Emirlikleri’nin (özellikle Abu Dabi’nin) ilk büyük açık deniz petrol sahasıdır.

Kaptan Cousteau yıllar sonra şununla övündü: 

“Körfez’deki petrolü biz keşfettik. Abu Dabi’yi zengin eden biziz. Radarı bununla aldık.” 

Sonra rota değiştirdi. 

1970’te deniz hayatının bozulduğunu haykırdı, Cousteau Cemiyeti’ni kurdu, izleyicileri bağış yapmaya çağırdı. 

1950’lerdeki Cousteau petrol sözleşmeli şovmen, 70’lerdeki Cousteau ise çevre korumacılığın ikonu oldu. Bizim seyrettiğimiz Kaptan Cousteau ise ikincisiydi. 

Bir Kaptan Cousteau geldi geçti hayatımızdan. 

Adamı haberi olmadan Müslüman yapmıştık. Çevreciliğini sevmiştik. 

Ama Müslümanlığı da çevreciliği de hikâyeydi. Tatlı bir hikâye. 

 

Garaudy de İslam’ı seçmişti

 

Aynı yıllarda Fransız Komünist Partisi’nin etkili üyesi felsefeci Roger Garaudy’nin Müslüman olduğu haberi de epeyce çalkalamıştı gündemimizi. Neyse ki onun hidayet haberi doğru çıktı da önce Nezih Uzel, ardından Cemal Aydın beyler vasıtasıyla İslam’ın Vadettikleri başta olmak üzere çok sayıda eseriyle tanıştık. 

Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı iken davet etmişti Garaudy’yi, alakayla takip edilen bir konferans vermişti. 

Aklıma gelmişken bir anekdot anlatayım:

1997 yılında olmalı. Gelişlerinden birinde, Aksaray’daki Ziya Şark Sofrası’nın alçak hasır sandalyelerinde Garaudy ile diz dize otururken İslam sanatı üzerine kısa bir röportaj yapmış ve o tarihte yayın yönetmeni olduğum İzlenim dergisinde yayınlamıştım. Tam bu röportaj sırasında Cumhurbaşkanımız da teşrif etmiş ve elimizi sıkarak masamıza oturmuştu.

Ne tatlı günlermiş!           

 

Mustafa Armağan Diğer Yazıları

Hepsini Görüntüle