Nereye gidiyoruz? Bu çürümeyi, bozulmayı önleyelim artık!
Başlığı yazınca Tekvir suresindeki “Fe eyne tezhebûn?” (Öyleyse nereye gidiyorsunuz? Bu Kur’an’dan, onun gereklerini yerine getirmekten uzaklaşıp da nereye gidiyorsunuz?) ayetini de yazdım. Okuyup, düşünüp amel etmemiz gerektiği için.
Her yeni güne bir öncekini unutturacak başka bir kötülükle uyanıyor, birkaç gün konuşuyor, öfkeleniyor, sonra yeni bir hadiseyle perişan bir hâle düşüyoruz milletin derdiyle dertliysek.
Başakşehir’de bir okulun kapısında yaşanan vahşeti düşünün. Henüz çocuk denilecek yaştaki bir kız, başka çocuklara bıçakla saldırıyor. On yaşındaki bir evladımız hayatını kaybediyor, çocuklarımız yaralanıyor.
Bir başka gün milyonlarca insanın parasının konuşulduğu fon vurgunu tartışıyoruz. Rakamlar öylesine büyük ki milyonlar küçük kalıyor. Daha vahimi, kamuoyuna yansıyan iddiaların ve tartışmaların içinde üst düzey, dini kimliği de olan siyasi görevlerde bulunmuş isimlerin de geçmesi. Oysa makam, servet biriktirmenin ve nüfuzu kazanca dönüştürmenin değil; millete hizmet etmenin ve emaneti korumanın yeri olmalıydı. Makam yükseldikçe imkânların değil, sorumluluğun büyümesi gerekirdi.
Bebeğimizi yaşatsınlar diye doktorlara, sağlık çalışanlarına emanet ediyoruz. “Yenidoğan Çetesi” adıyla hafızalarımıza kazınan davada bebekler üzerinden haksız kazanç sağlandığı ve ölümlere sebebiyet verildiği iddialarıyla karşılaşıyoruz.
Alın teri dökmeden, sahtecilikle işini görenlere rastlıyoruz. Diplomalar, resmî belgeler sahte… Ücretini verdiğinizde e-Devlet’e bile kaydedilen belgeler…
Sonra futbolda şike ve bahis skandalları… Dar gelirli insanların bütçesinden fedakârlık ederek tribüne koştuğu müsabakalardaki şikeleri, usulsüzlükleri, tutuklamaları konuşuyoruz. Bütün bunların üzerine; yargıya olan güven tartışmalarını, uyuşturucu ve bahis illetinin çocuk yaşlara kadar inmesini, çirkin küfürlerin, teşhirin ve zorbalığın sıradanlaşmasını ekleyin. İnsan ister istemez soruyor: Nereye gidiyoruz?
Hastaneye, doktora güvenemiyorsak, okula güvenemiyorsak, yöneticilere, hâkime, hakeme güvenimiz sarsılıyorsa, diplomanın bile gerçekliğinden şüphe etmeye başlamışsak mesele artık birkaç kötü insanın işlediği münferit suçlardan ibaret görülemez. Toplumu bir arada tutan güven zincirinde ciddi bir aşınma var demektir. Bu durumda atasözünü hatırlıyoruz: “Et kokarsa tuz basılır; ya tuz kokarsa?” Normalde tuz kokmaz. Eti bozulmaktan koruması gereken tuz da kokmaya başlamışsa artık neye güveneceğiz?
Aile tuzdur, okul tuzdur, adalet tuzdur, cami tuzdur, devletin kurumları tuzdur. Kanaat önderleri, öğretmenler, din adamları, yöneticiler tuzdur. İktidar, muhalefet tuzdur.
Çocuk yanlış yaptığında ailesine, insan haksızlığa uğradığında hukuka, hasta olduğunda doktora, bilgiye ihtiyaç duyduğunda öğretmene bakar. Peki, koruması, öğretmesi, uyarması, örnek olması, iyileştirmesi ve adaleti sağlaması gerekenler de bozulursa toplum nereye bakacak? Bir de kendimize sormalıyız: Böyle bir nesil nasıl yetişti?
Çocuklarımıza ahlakı, edebi, kanaati, helal ile haram arasındaki sınırı, hesap vereceğimiz bir günün bulunduğunu yeterince öğretebildik mi? Büyüklerine saygıyı, küçüklerine şefkati, merhameti, hak etmediğine el uzatmamayı, insanın sahip olduklarıyla değil şahsiyetiyle değer kazanacağını gösterebildik mi? Yaptıklarımızdan hesaba çekileceğimiz ahireti-mahşeri-ebedî hayatı verdik mi? İmanımızı gözden geçiriyor muyuz?
Yoksa biz başka şeyler anlatırken kurduğumuz hayat onlara bambaşka şeyler mi öğretti?
Ekranlardan akan pislik, dizilerde, filmlerde, programlarda aldatma, kolay yoldan zenginleşme, şiddet, teşhir ve mahremiyetin yok sayılması sıradanlaştı.
Bize sürekli daha fazla tüketen, daha fazla isteyen, hiçbir şeyle yetinmeyen bir insan modeli sunuluyor. Helal-haram ölçüsü olan insana her şeyi satamazsınız. Hesap verme bilinci taşıyan insanı her kötülüğe ortak edemezsiniz. Bu “irade terbiyesi” verilmedi!
Bir toplum; “emri bil maruf nehyi anil münkeri (iyiliği emredip kötülükten men etmeyi) bırakırsa, kötülüğü engelleyecek mekanizmalar işlevsizleştiğinde ve iyiyi temsil edenler kötü örnek olduğunda asıl tehlike başlar. Mesele, doğruyu bilmekten ibaret değildir. Doğruyu yaşamak gerekir. Adaleti anlatıyorsak adil olmalı, helal kazançtan söz ediyorsak ticaretimizde dürüst davranmalıyız, kul hakkından bahsediyorsak başkasının hakkına el uzatmamalıyız. Asıl imtihan, çıkarımızın/menfaatimizin olduğu yerde dürüst kalabilmektir.
Asıl imtihan, bize yakın olan bir insan haksız olduğunda adaletin yanında durabilmektir.
Asıl imtihan, kimsenin görmediği yerde başkasının hakkına dokunmamaktır.
İslâm’ın; adaletiyle güven veren, ticaretiyle dürüstlüğünü gösteren, diliyle incitmeyen, eliyle zulmetmeyen, komşusuna güven veren, ailesine merhamet eden ve kul hakkından korkan Müslümanlara ihtiyacı vardır. İslâm kusursuz, Müslümanlar kusurlu!
Dünyada mahkeme görmeyen bir zalim, ahirette mahkemesiz kalmayacaktır. Dünyada hakkını alamayan mazlum, ahirette hakkını alacaktır. Belki bu dünyada zalim kazandı. Ama burada bitmedi. Belki mazlum sustu. Ama onun susması hakkından vazgeçtiği anlamına gelmedi. Belki sen unuttun. Ama Allah unutmadı. Allah’ın huzurunda o insanın hakkını ödeyememekten korkmalı. Çünkü o gün para, makam, bahane geçmeyecek. İnsan, dünyada ne yaptıysa onun karşılığını görecek. Ayette: “Kim zerre kadar hayır yapmışsa onu görür. Kim de zerre kadar kötülük yapmışsa onu görür.” (Zilzal 7, 8) O hâlde zalimler: Mazlumun sessizliğini güçsüzlük sanmayın! “Allah’a havale ettim” sözünü küçümsemeyin! Kıyamet var-Ahiret var-Mahşer var! Zalimin yaptığı yanına kâr kalmayacak. Mazlumun gözyaşı yerde kalmayacak. Rabbimizin herkesi hesaba çekeceği (Peygamberlerin bile kimseye yardımcı olamayacağı) o büyük hesap günü var! Dünyada adaletin yetişemediği yerde Allah’ın adaleti yetişecek. Ve o gün herkes anlayacak: Hesapların dünyada kapanmadığını. Kul hakkının, sahibine ulaşmadan kapanmayacağını da anlayacak
İnanç değerlerimize, ahlaka, edebe, merhamete, şefkate, kanaate, sabra, şükre, sade hayata ve vicdana yeniden dönmek zorundayız. Hepsinden önce Rabbimize dönmeliyiz. İhtiyacımız olan samimi bir tevbedir. Herkesin önce kendisinden başlatacağı bir tevbe. Evet, eti kurtarmak için tuza ihtiyacımız var. Ama ya tuz da kokarsa?







