• İSTANBUL
  • İMSAK
    00:00
    GÜNEŞ
    00:00
    ÖĞLE
    00:00
    İKİNDİ
    00:00
    AKŞAM
    00:00
    YATSI
    00:00
  • 0.0
  • 0.0
  • 0.0
Latif Erdoğan
Latif Erdoğan
TÜM YAZILARI
04 Mayıs 2019

Vahyi anlamaya doğru

Kur’an, kainat okumalarıyla; kainat, Kur’an okumalarıyla açılır, yorumlanır, tefsir edilirse elde edilen sonuç bizi fert, aile ve cemiyet hayatında hakiki hayata; makro-mikro alem düzleminde gerçek bilgiye, yani irfan ve hikmete ulaştırır. 

Her iki cenahı birbirinden ayırdıkça, Kur’an-ı kâinattan, kâinatı Kur’an’dan tecrit ettikçe fert, aile ve cemiyet hayatında ölü doğumlar başlar; bilgi doğurganlığını kaybederek kısırlaşır, irfan ve hikmet boyutuna sıçrama yapamaz ve kendi dar mahbesine hapsolur. 

Kur’an, lafzıyla manasıyla bir vahiydir ve vahyin bütün evrelerini mucizelik zirvesinde kapsayıcı özelliğe sahip tek semavi kitaptır. O, Kelam sıfatındaki varlığı itibariyle nurdur. Kur’an’ın nur olduğunu bildiren bütün ayetler (Araf, 157; Maide, 15; Nisa, 174; Teğabun, 8) bu hakikate işaret eder. Nur olan vahiy Hz. Cibril’de, kavle/ söze dönüşür.( Tekvir, 19; Hakka, 40) Bu kavil ve söz, Peygamber Efendimizin bütünüyle masum olan beşeri mahiyetinde lisana, apaçık Arapça beyana inkılap eder. (İbrahim, 4; Nahl, 103; Şuara, 195; Ahkaf, 12; Meryem, 97; Duhan, 58) 

Vahyin bu halinde Hz. Cebrail ve Peygamberimiz Efendimiz sadece birer elçidir, Kur’an’ın ne lafzına ne de manasına herhangi bir müdahaleleri söz konusu değildir. Her iki elçi de vahiy kendilerine nasıl indi ise onu biri kavle diğeri de lisana dönüştürmüşler; fakat kendilerince hiçbir müdahalede bulunmadan bize ulaştırmışlardır. Kur’an’ın her türlü dış müdahaleden korunmuş oluşu daha bu son iki evrede başlar ki ayetten (Hicir, 9) kastedilen anlamlardan belki de en derini bu manadır. Ayrıca, el-Hakka, 44-47 ayetleri de bu hakikate açıklık getirmektedir.

Eğer, Hz. Cebrail’in kavli vahiy nuruyla irtibatlı değil de kendisine aitse, bu söz sadece o kategoride değerlendirilir ve onlara asla Kur’an denilmez. Nitekim Efendimizin Hz. Cebrail ile bu tür muhavereleri çok vuku bulmuştur. Ve yine eğer Hz. Cebrail’in sözü vahiyle irtibatlı olsa da onu lisana çevirmede Peygamberimizin iradi bir müdahalesi olmuşsa o söze de Kur’an değil hadis denilir. 

Kur’an, vahiy olması özelliği ile aynı zamanda zaman üstüdür. Muhatabı olan insanların ve diğer şuurlu varlıkların zamanla kayıtlı halleri ve bu sınırlı keyfiyetle Kur’an’a muhatap olma zorunlulukları Kur’an’ın zaman üstü oluşuna ve alemşümul duruşuna asla etki etmez. 

Kur’an’ın muhkematı, hükümleri yönüyle her devrin muhatabını aynı şekilde kuşatıcıdır; bu bağlamda değişen sadece söz konusu hükümlerdeki gaye, hikmet ve maslahatı anlama, algılama, yorumlama durumudur. Hükümlerde ise maslahat, gaye ve hikmet hiçbir zaman yönlendirici konuma sahip değildir, yani illet konumunda değildir. 

İllet, ilahi emir ve yasakların bütünüdür. Bu bütünlük manzumesinde şeriatın müessis olduğu konularla muadil olduğu konuları da birbirinden ayırmak gerekir. Şartların değişmesiyle değişen konular şeriatın muadil olduğu alanlarla ilgilidir. Kölelik ve çok evlilikle ilgili konularda olduğu gibi. Ama bir miras hukukunda, bir ceza hukukunda şeriat müessistir; gaye ve maslahatı esas alarak bu hükümlerin zaman aşımına uğrayacağını iddia etmek, Şari-i Hakiki olan Allah’ı yanılmayla ya da bilgisizlikle itham etmekten farksız bir sapma halidir.    

Kur’an, lafız ve mana bütünlüğü esasına bağlı olarak, kendisine iman, salih amel ve güzel ahlak içirilmiş hayat verici bir ruhtur. (Şura, 52) İnsan samimi bir kalple Kur’an’a yöneldiğinde daha onu okumaya başladığı andan itibaren, iman, salih amel ve güzel ahlak değerlerini kazanmaya da başlar. (Kur’an’ın bu özelliği henüz işlenmemiş bakir bir alandır. İşin ehli pedagog ve psikologlarımıza duyurulur) Muhatabın keyfiyet farkı istifadeyi de farklılaştırsa da samimi olarak ona yönelen hiç kimse Kur’an’ın irşadından mahrum kalmaz. Hatta samimi bir ami insan, Kur’an’ın külli ve umumi irşadından, samimiyeti daha düşük bir alimden daha fazla istifade edebilir.

Vahyin önemini kavramamız bakımından şu olay gayet çarpıcı bir örnektir: Doğumundan ahirete irtihaline kadar Efendimizin yanından hiç ayrılmamış ve onun hayatına yekpare şahit bulunmuş tek sahabe Ümmü Eymen validemizdir. Peygamberimizin vefatını takip eden günlerde uzun süre evine kapanır ve gözyaşı döker. Hz. Ebu Bekir ve Hz. Ömer, aralarında bu durumu konuşarak gidip teselli edelim, derler. Uzun uzun teselli edici sözler söylerler. Efendimizin de bir beşer olduğunu, ölümün kaçınılmazlığını, onun ahiretteki durumunun dünya hayatından daha mesut, daha bahtiyar olacağını anlatırlar. Ümmü Eymen validemiz konuklarını sessiz sessiz dinledikten sonra, iyi ama ben zaten onun vefatına üzülüp gözyaşı dökmüyorum ki, der. Onlar, ya niçin günlerdir ağlıyorsun, diye sorduklarında, ben vahyin kesilmiş olmasına üzülüyor, onun için gözyaşı döküyorum, cevabını verir. Hz. Ebu Bekir ve Hz. Ömer aldıkları bu cevap karşısında şaşkına dönerler ve birbirlerine “Biz kendi halimize ağlayım” derler ve ağlayarak geri dönerler. 

 

WhatsApp İhbar Hattı

+90 (553) 313 94 23