--°--:--
  • İMSAK--:--
  • GÜNEŞ--:--
  • ÖĞLE--:--
  • İKİNDİ--:--
  • AKŞAM--:--
  • YATSI--:--
  • --,--
  • --,--
  • --,--
Son Dakika
Köşe Yazısı

Kendi gök kubbemizde bir hoş seda

Latif Erdoğan
Latif Erdoğan
0

Kanaat önderliğini merhum, mağfur, büyük dava adamı, basiret ve feraset abidesi Fırıncı Abinin yaptığı İstanbul İlim ve Kültür Vakfı, 13. Uluslararası Bediüzzaman Sempozyumunu, daha öncekilerde olduğu gibi yine başarıyla gerçekleştirdi. 

Dünyanın dört bir yanından gelen ilim ve fikir adamları, akademisyenler, araştırmacılar “Küresel Krize Kur’ani Çözümler” başlıklı sempozyumda üç gün boyunca tebliğler sundular, sohbetler yaptılar, birbirlerini daha yakından tanıma fırsatı buldular.

Elbette konuşulan konular üzerine beyana dökülen düşünceler, fikirler, söylemler çok önemliydi. Fakat üç gün boyunca katılımcılar ve sempozyumu takip eden dinleyiciler arasında kurulan muhabbet köprüsü, örülen muhabbet örgüsü çok daha önemliydi. Küçük ölçekte de olsa, İttihad-ı İslam mefkuresinin somut halini görme ve yaşama fırsatı bulundu. Sempozyum, kendi gök kubbemizde hoş bir seda bıraktı.

İkinci günü verilen yemekli toplantıda davetliler arasındaydım. Gördüğüm umumi manzara içimi sevinç ve sürurla doldurdu. Küresel Kriz çağrışımıyla hafızam beni şu nurlu paragrafa götürdü:

“Risale-i Nur, yalnız bir cüzi tahribatı, bir küçük haneyi tamir etmiyor. Belki bir külli tahribatı ve İslamiyet’i içine alan dağlar büyüklüğünde taşları bulunan bir muhit kaleyi tamir ediyor. Ve yalnız hususi bir kalbi ve has bir vicdanı ıslaha çalışmıyor; belki bin seneden beri tedarik ve teraküm edilen müfsit aletlerle dehşetli rahnelenen kalb-i umumi ve efkarı ammeyi ve umumun, bahusus avam-ı mümininin istinatgahları olan İslami esaslar ve cereyanlar ve şeairler kırılmasıyla, bozulmaya yüz tutan vicdan-ı umumiyi Kur’an’ın icazıyla o geniş yaralarını, Kuran’ın ve imanın ilaçlarıyla tedavi etmeye çalışıyor.” 


Yaşanan yıkımlar münferit vakalar olmaktan çıkmış, küreselleşmiş ve külliyet kesp etmiştir. Dağlar büyüklüğünde taşlarla inşa edilmiş muhit bir kalenin tamirinden hatta yeniden inşasından bahsediyoruz.  İman esaslarının bütünü, ibadet ve muamelatın tamamı, güzel ahlakın hemen hepsi inkar sadmeleriyle sarsılmış yıkılmaya yüz tutmuştur. İnsanların dinle arasına aşılması çok zor uçurumlar konulmuştur. Dünyeviliğe kaymış ruhlar uhreviliğe karşı yabanileşmiştir.

Ben merkezli dünya görüşü hem toplumu, hem aileyi hem de bütün sıla bağlarını çökertmiştir. İnsanlar kendi öz benliklerinden kaçarcasına tapındıkları dış dünyaya savrulmuş, dış dünya tarafından köleleştirilmiştir. Özenti ve taklit histerisi kişileri kimliksiz hale getirmiştir. Aranılan aidiyetlerde dine ve maneviyata yer yoktur.

Bir devlet kapitalizmi olan komünizm ile bireye indirgenmiş bir komünizm olan kapitalizm dünyayı ikiye bölmüştür. Her ikisinin dayattığı dünya görüşünde de din devre dışıdır.

Böylesi bir fetret devrinde, bütün bu olumsuzlukları giderecek, kaybedilen bütün değerleri yeniden kazandıracak, toplumu bütün sınıflarıyla kucaklayıp bir araya getirecek bir kutsi cazibeye ihtiyaç şedittir. İşte Risale-i Nur bu kutsi cazibenin adıdır.

Bediüzzaman, çarenin Kur’an’da olduğuna sarsılmaz bir imanla inanmıştır. Beşeri müdahaleler, beşeri düşünce ve fikirlerle böylesi alemşümul bir problemi çözmenin imkanı yoktur. Öyleyse tevhid-i kıble etmeli, bir üstada, bir mürşide yönelmeli -ki o da Kur’an’dır- ve asrın getirdiği bütün problemlere onun öğreti ve talimleriyle müdahale etmelidir.


Kur’an kelam olarak mucize olduğu gibi İslam da din olarak mucizedir. Elde böylesi bir mucize varken başka vadilerde derde çare aramak kendi başına büyük bir derttir. Ne yazık ki insanlık bu tür, bir derdi bir başka dertle savmanın kısır döngüsüne kilitlenmiş vaziyettedir. Bu kısır döngüyü kıracak ve insanlığı dermanı bulmada en doğru, en isabetli adrese yönlendirecek çalışmalara hava kadar su kadar ihtiyaç vardır. İşte Risale-i Nur, bu ihtiyacı en kapsamlı şekilde karşılamanın adıdır.

Hastalıkla mücadelede önce teşhis sonra tedavi gelir. Eğer teşhis isabetli değilse tedavi de isabetli yapılamaz. Bediüzzaman, günümüz insanının maruz kaldığı toplu illeti “iman zaafı ve imansızlık” olarak teşhis etmiş; ve tedavilerinde “tahkiki iman” ilacını kullanmıştır. İmansızlık kaynaklı beşeri hastalıkların başka türlü tedavi edilmesi de mümkün değildir.

“Elbette böyle külli ve dehşetli rahnelere ve yaralara hakkalyakin derecesinde ve dağlar kuvvetinde hüccetler, cihazlar ve bin tiryak hasiyetinde mücerrep ilaçlar, hadsiz edviyeler bulunmak gerektir ki; bu zamanda Kur’an-ı Mucizü’l- Beyan’ın icazı manevisinden çıkan Risale-i Nur o vazifeyi görmekle beraber, imanın hadsiz mertebelerinde terakkiyat ve inkişafata medardır.” (Kastamonu Lahikası)

Bu vesile ile başta vakıf başkanı, kıymetli dostum Said Yüce olmak üzere sempozyumda emeği geçen herkesi kutluyor, başarılarının artarak devamını temenni ediyorum.

Ayrıca, Risale-i Nur hizmetinin FETÖ ile hiçbir organik bağının bulunmadığını bilfiil göstermeleri bakımından İstanbul İlim ve Kültür Vakfı eksenli çalışmaları çok çok önemsiyorum. Sağ olsunlar, var olsunlar, hep böyle istikamette kalsınlar…  

Söz konusu sempozyuma, basın diliyle saldıranlar da oldu. Çok da iyi oldu. Kimlikleri yeniden deşifre edildi. İslam bir millet, küfür de bir millettir. Bunlar arasındaki kavga kıyamete kadar devam edecektir.

 

Latif Erdoğan Diğer Yazıları

Hepsini Görüntüle